23 Eylül 2011

Beyrut - Lübnan Gezisi

Çocukluk anılarımda iki adet savaş mevcut; biri İran - Irak savaşı diğeri ise Lübnan'daki iç savaş. Tabii ki o zamanlar kimin kiminle neden savaştığı ya da bu savaşların sebepleri ve sonuçlarından ziyade aklımda kalan kareler birbirlerine ateş eden bir takım adamlar, ölen insanlar ve harap binalar...

Lübnan'ı özellikle babamın anlatıklarından hatırlıyorum; savaş öncesi Ortadoğu'nun Paris'i olarak anılan, dünya sosyetesinin uğrak yeri olan zengin ve modern bir ülkeden, birbirine düşmüş bir toplum, ikiye bölünmüş bir şehir ve işgal altındaki bir ülkeye dönüşmenin hikayesi. Ha bir de pek çok teröristin yuvalandığı ve eğitim gördüğü  Bekaa Vadisi ismi uzun zaman kulağıma çalındı.

Yıllar içinde her iki savaş da bitti ama dertler bitmedi. Irak Amerikan işgali ile uğraşa dursun Lübnan tam kendini toparlayacak derken iki önemli olayla daha sarsıldı. Biri başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesi diğeri ise İsrail'in güney Beyrut'daki Hizbullah mahallelerini bombalaması.

Ne yazık ki Lübnan, pek çok diğer bölge ülkesi gibi Osmanlı'nın bu toprakları kaybetmesinden sonra bir türlü huzuru bulamamış, batılı ve doğulu güçlerin birbiri ile itiştiği bir oyun sahası olmuş bir ülke. Lübnan'da kime sorsanız iç savaş ve yaşanan tüm diğer olaylar hakkında konuşmak istemiyorlar. Geride kaldı diyorlar lakin o geçmiş onlarla beraber derinlerde yaşamaya devam ediyor.

Ne kadar iç sıkıcı ve karanlık bir giriş oldu değil mi?

Hikayenin tamamının özetini yazmaya kalksam sayfalar sürer. O nedenle merak edenlere Lonely Planet'in Syria & Lebanon kitabını almalarını ve okumalarını tavsiye edebilirim. Osmanlı sonrası başlayan din ve mezhep ayrımı temelinde gelişen çok çetrefilli bir mevzu.

Biz gelelim Beyrut gezisine...

Beyrut

07 Temmuz 2011 akşamüstü Dubai'den FlyDubai havayolları ile Beyrut'a doğru hareket ettik. Uçuş saatleri Dubai'de yaşayan Lübnanlıların haftasonu Beyrut'a gidip Pazar sabahı dönecekleri şekilde ayarlandığı için dolu dolu bir haftasonu bizi bekliyordu.

Akşam Beyrut havalimanından şehir merkezine giderken gerçek bir Ortadoğu şehrinde olduğumu hissettim. Beyrut'un Abu Dhabi, Dubai ve diğer körfez ülkelerinden tamamen farklı bir havası var diyebilirim.

Kendimizi otele atıp, üst-baş değişimi sonrası istikamet ertesi gün evlenecek olan arkadaşlarımızın partisinin yapıldığı Byblos kasabasıydı. Arabayla 1 saat civarı sürüyor Byblos. 60'lı - 70'lı yıllarda özel yatları ile gelen uluslararası sosyetenin uğrak yeri olan bu sahil kasabası bugünlerde popülerliğini kaybetmiş durumda. Tarihi kalıntıları, deniz mahsülleri yiyebileceğiniz restaurantları ve beach club'ları ile halen hoş, halen ilginç. Biraz bizim Ege kasabalarını andırıyor. Tabii biz gece gittiğimiz için işin sadece eğlence tarafını görebildik.

Nejmeh Meydanı
Ertesi gün sabah kahvaltısı için otelimizin bulunduğu Rue Clemenceau'dan 20dk yürüyerek "Downtown"a gittik. Bu bölge, Refik Hariri ve ailesinin sahip olduğu şirket tarafından restore edilmiş ya da yeniden yapılmış bir bölge. Sokaklarında gezinmek oldukça keyifli. Souq (ki Arapça çarşı demek) 2000 model yarı açık yarı kapalı bir mall. Bir de en komiği şehrin tam ortasında bulunan, Istanbul'daki Sultanahmet Camii'den kopyalanarak yapılmış Mohammad al-Amin cami... kelimenin tam anlamıyla olmamış, sırıtmış! İlginç ve güzel olan bu caminin hemen yanında St. George Maronite Kilisesinin bulunması.

Öğleden sonra şehrin daha eski tarafına, Hamra tarafına geçtik. Amerikan Üniversitesi de bu bölgede yer almakta. Birşeyler atıştırmak ve biraz soluklanmak üzere sahilde bir cafe arama çabalarımız hüsranla sonuçlandı. Kendimizi şehrin Achrafiye (Aşrafiye okunuyor) tarafında bulunan Mandaloun Cafe'ye attık. Biz denk getirip de vakit ayıramadık ama sanat galerileri, antikacılar ve Quartier de Artes ya da diğer adıyla Saifi Village doğru adres.

Akşamına yine aynı bölgede bulunan Abdel Wahab El-Ingilizi (İngiliz Abdülvahap oluyor tabi ki) isimli restauranta gittik. Terastaki masamızda Lübnan mezeleri ve Arak mevcuttu. Asmalımescit'deki masanın Lübnan versiyonu oldu sizin anlayacağınız. Elbette gecenin en güzel mezesi sohbet oldu...

Downtown - Souks
Beyrut'a gelmişken gece dışarı çıkmamak ve hep sözü edilen gece hayatına karışmamak olmazdı. Lakin tek kapı yapma şansımız olduğundan biz Buddha Bar'da karar kıldık. Direkt üst katında bar tarafına konuşlandık ve Dubai'den alışık olduğumuz, bize biraz abartılı gelen Lübnan tarzı gece giyim kuşamını, makyaj ve alemdeki raconun son halini izlemeye koyulduk. Müzik ve dekor her Buddha Bar'da olduğu gibi gayet hoştu. Burada da kapalı mekanlarda sigara içilebildiği için şahsen benim keyfime diyecek yoktu. Bana tavsiye edilen ve aklıma yatan diğer adres ise B 018'di. 360 ise hem kalabalık hem de gereksiz pahalı bir yer olarak notlarımdaki yerini aldı.

Gemayzeh
Ertesi gün düğün günü olması sebebiyle kısa bir programla Gemmayzeh (Cemayze okunuyor) bölgesinde dolandık. Burada, bizim esnaf lokantaları tadındaki Le Chef isimli lokantada o günün menüsünden birşeyler yedik. Ben moolookhiye denedim, güzeldi. Gemmayzeh'yi Achrafiye bölgesine bağlayan merdivenler ve bu merdivenlerin aşağı tarafı gece sokak eğlencelerinin, barların mekanı. Aynı bölgede gece acıkmaları için bir çok yemek alternatifi de mevcut. Uzun kalıyorsanız bir geceyi buraya ayırmak lazım gerekir.

Akşamüstü, Hizbullah taraftarlarının yoğunlukta olduğu mahallelerden geçerek arkadaşlarımızın evleneceği kiliseye vardık. Bu bölge birkaç yıl önce İsrail'in hava saldırısı ile bombaladığı yerdi. Kilisedeki merasim ise daha da ilginçti. Dualar Arapça olduğu için rahibin ağzından çıkan "Allah", "Rab", İnşallah" gibi kelimeler bizi şaşırttı. Hatta bir ara "hah şimdi El-Fatiha diyecek" hissine kapıldım.

Gecesinde ise Mount Lebanon bölgesindeki Brummana semtinde mukim bir oteldeki düğüne davetliydik. Yazılanlara göre burası kabur üstü bir semtmiş. Epey bir yol gittik, tırmandık, döndük yukarı doğru. Yukarı çıktıkça hava serinliyor ki bu nedenle sıcak yaz aylarında dağlık taraf daha makbul.

Hayatımda ilk kez bir Ortadoğu düğününe gittim. Bu arada şunu da belirtmekte fayda var; kızımızın ailesi Ermeni, oğlumuzun ailesi ise Lüblanlı. Fakat her iki taraf da bu bölge insanı olduğu için, oldukça atraksiyonlu, şovları, şarkıcıları bol bir düğündü. Sabaha karşı Dubai'ye hareket edecek uçağımıza yetişmek üzere 02:00 civarı yola koyulduk.

Aklımda kalanlar - Aklınızda bulunsun!
Holiday Inn Beirut
  • Lübnan'ın parası pek makbul bir para değil. Taksiler genelde Amerikan Doları tercih ediyor mesela. Şehir içinde 10 dolardan fazla vermeyin sakın, binmeden pazarlığınızı yapın.
  • Taksiler siz içindeyken başka müşteri alabilir. Atina'da da böyleydi, bazı şehirlerde usül bu.
  • Dükkanlarda alışveriş yaparken para üstünüzün yarısı Lübnan Lirası yarısı dolar olabilir, şaşırmayın. Sizin anlayacağınız iki para da tedavülde.
  • Beyrut güzel bir şehir. Fakat biraz fazla şişirilmiş, reklamı yapılmış bir yer. İngilizce tabirler overhyped.
  • İç savaştaki yeşil hat ortada yok ama iç savaşın sembol binalarından biri olan Holiday Inn otelini, delik deşik duvarlarını ve halen lobisinde bulunan tankları mutlaka görün.
  • Sokak başlarını tutmuş askerlere ve kontrol noktalarına şaşırmayın.
  • Türk vatandaşları vizesiz seyahat edebilmekte ama pasaportunuzda İsrail damgası olmadığından emin olun, varsa yeni pasaport alın.
  • Gitmeden politik durumu kontrol edin. Malumunuz orası Lübnan, ne yazık ki her an işin rengi değişebilir...
  • Bir uzun haftasonu Beyrut için yeter de artar
  • Son söz; iyi ki gitmişim, iyi ki görmüşüm... yine gitmem ama ;)
2013 Update: Beyrut'u bir de yerlisi sayılacak birinin gözünden okumak isterseniz Damla'nın bloguna bir göz atın... üstelik yeni gitti ;)

Yol Gidenindir!

15 Eylül 2011

Hindistan - Bölüm VI: Kanyakumari / Mamalapuram / Madras

Hindistan - Bölüm VI, ülkenin en güney ucu Kanyakumari'den yukarıya çıkışı anlattığım kısım olacak. Gözünüzün önüne daha net getirebilmeniz ve bir önceki kısmı hatılamak için "Son Gezi Hakkında..." yazımdaki haritaya bir daha göz atmanız yeterli olacaktır. Aynı zamanda bu yazı Hindistan Gezi Yazıları serisinin sonuncusu.

Goa'dan başlayan ve Hindistan'ın batı sahilinden güneye doğru inen seyahatimiz Varkala'dan Kanyakumari'ye doğru devam ediyor. Son dakikada aldığımız tren biletine 242 Rupi ödedik ki oldukça pahalı bir bilet oldu. 14:05'de hareket eden tren Trivandrum üzerinden günbatımından hemen önce Hindistan'ın en güney ucu olan Kanyakumari şehrine vardı.

Kanyakumari

Tren istasyonundan Savarana Lodge rickshaw ile 10dk sürüyor ve 20 Rupi tutuyor. Bu guesthouse tapınaklara ve tüm atraksiyona bitişik bir konumda olduğundan pek çok backpacker tarafından tercih edilen bir yer. Zaten şehirdeki en iyi otel 3 yıldızlı hacı oteli olduğundan nerede kaldığınız çok da önemli değil.

Yüzlercesi gibi burası da Hindistan'ın kutsal şehirlerinden biri. Coğrafi olarak sağınız Hint Okyanusu, solunuz Bengal Körfezi. Bence en önemli özelliği ise yılın belirli dönemlerinde burundan baktığınızda sağ tarafınızda denizin üzerinden güneş batarken sol taraftan ayın doğması.

Hemen yakınında iki tane adacık bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Videkonada Memorial ilginç ve görülmesi gereken bir yer. 1892'de burada 3 gün meditasyon yapan ve sonra da Hindu inanışının öncülerinden biri haline gelen Videkonada'ya adanmış bir tapınak bulunuyor. Hemen yan adada ise Hindistan'ın özgürlük anıtı olarak kabul edilen, Tamil Nadu'lu şair Thiruvalluvar'ın 40.5 metrelik anıtı var. Bu adalardan şehre doğru bakmak da güzel, zira oryantasyon için faydalı olmakta. Tekneler (10 Rupi) gel-git durumuna göre işlemekte, dolayısıyla çok oyalanmadan anakaraya dönmek gerekiyor. Sahilde ise Ghandi'nin ölümünden sonra küllerinin saklandığı noktaya inşa edilmiş bir başka tapınak var. Bir de dar sokaklarına dalıp, kilise ve hint tapınakları ile dolu balıkçı köyünü keşfetmenizde yarar var.

Tüm bunlar bir yana, Kanyakumari'de mutlaka yapmanız gereken şey ise gündoğumunu rengarenk giyinmiş binlerce insanla birlikte değişik bir huzur ve mistik hava içerisinde birlikte izlemek. Bunu yapmak için elbette saat kurup erkenden kalkıyor, üzerinize sıkıca birşeyler giyip sahilin doğu kısmına gidip yüksekce bir yer bulup beklemeye başlıyorsunuz. Kemal abi fotoğraf peşinde koşarken bendeniz bir duvarın üzerine çıkıp gerçekten eşine az rastlanır bu güzel dakikaların keyfini çıkardım.

Puducherry / Auroville

Güney Hindistan turunun en uzun tren yolculuklarından birini yaparak (yaklaşık16 saat) önce Villapuram'a, oradan da Puducherry'e vardık. Aktarma noktası olan Villapuram'dan otobüsle de geçmek mümkün ama biz bekleyip tren ile devam ettik.

Puducherry, ya da yeni adı ile Pondicherry, döneminde Fransa'nın Hindistan'daki ticari limanı olduğundan Hindistan'da gördüğüm en Avrupai şehirdi. Sahil boyunca uzanan Promenade'ın başında bizim kaldığımız, kapısı 22:30'da kapanan ve içerisinde içki-sigara yasak olan, yakındaki Ashram'ın guesthouse'u olan Park Guest House, sonunda ise Fransız konsolosluğu bulunuyor.

Belediyenin organize ettiği yarım günlük şehir turunu aldık. Bu tur aynı zamanda Auroville'e de uğruyor. Auroville'i ayrıca bir yazı ile anlatmak lazım aslında. Birleşmiş Milletler destekli, Hint Hükümeti tarafından bir nevi özerklik tanınmış, hayata geçen bir ütopya olarak tanımlarsam çok da yanlış yapmış olmam sanırım. Merak edenler Auroville'in websitesini ziyaret edebilirler.

Puducherry aslında ucuz bir yer değil ama en az bir gece kalınıp şehrin Fransız mahallesinin sokaklarında dolanılıp, güzel yemekler yenilip, sabahına Avrupai bir cafe'de kahvaltı keyif yapılabilir. Hele ki uzun zamandır Hindistan'da ve yollardaysanız bu duraklama çok iyi gelebilir bünyeye.

Mamalapuram

Madras'ın hemen güneyindeki bu sahil kasabası şaşırtıcı şekilde Hindistan'da Delhi haricinde kazıklandığımı, turistlerin ve backpackerların çok da sevilmediğini gördüğüm, sadece maddi çıkar için kaynak görüldüğünü hissettiğim tek yer oldu.

Krishna's Butter Ball
Oysa ki çok da güzel bir yer. Fizik kanunlarına karşı koyarcasına asılı duruan Krishna's Butter Ball'dan tutun UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış "5 Rathas" gib pek çok ilginç tarihi yer var. Denizi ise Goa ve Gokarna gibi yerleri gördükten sonra beni hiç tatmin etmedi ama siz mayonuz yanınızdaysa kaçırmayın. Lezzetli ve ucuz deniz ürünleri yemek için son fırsatımız burada oldu. Kaldığımız Siva Guest House ise gayet temiz, konforlu ve merkeziydi.


Madras - Sri Lanka

Hindistan'ı geride bırakma günü gelmişti. Yaklaşık bir ay önce başlayan seyahatin Hindistan'daki son durağı Mamalapuram'a 1,5 saat mesafedeki Madras (Chennai) şehriydi. Taksiler 800 Rupi'ye sizi önce Madras'a, oradan da havalimanına götürmekteler. Tipik bir Hint şehri ve Tamil Nadu eyaletinin başkenti olan Madras'da turistik hiç bir şey yok dersem bu şehre çok da haksızlık etmiş olmam. Bu nedenle biz de şehrin içinden transit geçerek havalimanına attık kendimizi.

Bir sonraki durağımız aslında Singapur'du ancak biz hem ucuz olması hem de bir gece konaklama vermesi nedeniyle Sri Lanka havayollarının bağlantılı uçuşu ile gitmeyi tercih etmiştik. Ne yazık ki bizi koydukları otel başkent Colombo'dan 45dk mesafede bir tatil köyü olduğundan şehre inmek mümkün olmadı. Bunun yerine 2-3 saatliğine plajın ve güneşin keyfini çıkardık.

Açıkçası Hindistan'dan sonra çok benzer bir ülke beklerken beni pozitif anlamda oldukça şaşırtan bir havalimanı, yeşil ve temiz bir ülke ile karşılaştım. Sadece Sri Lanka uzun bir tatil için fazla gelebilir ama bir yerlere giderken Colombo'yu görmek, çay bahçelerinin bulunduğu köylere çıkmak, tapınakları ve ulusal parkları için 2-3 gün duraklanabilir.

Biz ise sabah erkenden tekrar yollara düştük ve Singapur'a hareket ettik...

Aklınızda bulunsun!
  • Kanyakumari'de güneşin batışı sırasında doğan ayı görmek istiyorsanız Hindistan'a gittiğiniz tarihlerde bu olayın yaşandığı tarihleri öğrenin ve kalacak yerinizi önceden ayarlayın.
  • Güney Hindistan'da tren seferleri kuzeyle karşılaştırıldığında daha seyrek olduğundan yer bulabilmek ve yüksek bilet fiyatlarından kaçınmak için tren biletlerinizi önceden satın alın.
  • Biz denk getiremedik ama Madurai şehrini mutlaka programınıza dahil edinç
  • Auroville'de yoga ve meditasyon dersleri alabilirsiniz, bir süreliğine orada yaşayabilirsiniz. Lakin Ashramlardan uzak durunuz zira benim kişisel algılamam çok pozitif değildi.
Yol Gidenindir!

11 Eylül 2011

Hindistan - Bölüm I & II: Delhi / Varanasi / Rajasthan / Bombay

Hindistan gezi notlarını Yol Gidenindir! blogunda yazmaya Goa ile başladığımda 2006 yılıydı. Henüz iGOA'yı kurmamış, Hindistan'da yaşamaya başlamamış, Goa haricinde ülkenin sadece kuzeyini gezmiştim. O zaman "Önce Goa'yı sonra Delhi, Varanasi ve Rajasthan'ı yazarım" demiştim demesine ama bir türlü geriye dönüp de Hindistan'a 2004 yılının Şubat ayında yaptığım ilk seyahatin ilk bölümünü yazamadım.

Aradan geçen 7,5 yıl sonra oralar hakkında ahkam kesmek, yeni gitmişcesine kelam etmek çok doğru olmasa gerek. O nedenle bu yazının formatı biraz farklı olacak. En büyük yardımcım ise aşağıda bazı sayfalarının fotoğrafını paylaştığım, başlarda kuzenimle birlikte tutuğumuz sonraları benim devam ettiğim seyahat günlüğü (travel diary) olacak.

Bu günlüğü her Hindistan seyahatimde yanımda taşıdım ve gezdiğim yerler hakkında notlar aldım, müze biletleri yapıştırdım, çıkartmalar yapıştırdım. Son notları 2010'daki Goa seyahatinde düşmüşüm sayfalarına...

Istanbul - Delhi

Seyahatimizi,  edindiğimiz Lonely Planet - India kitabı ve daha önce gitmiş insanlarla yaptığımız sohbetlerle planlamıştık. O zamanlar THY'nin sadece Delhi uçuşları olduğu için Hindistan gezisine Delhi'den başlayacaktık. Sonra Taj Mahal görülecek, Varanasi ziyaret edilecek, Rajasthan görülecek ve Bombay üzerinden Goa'ya varılacaktı.

Hindistan ilk sürprizini daha Istanbul'dan ayrılmadan yaptı bize. Atatürk Havalimanı'nın uçuş bilgi ekranlarında TK1070 sefer sayılı uçuş için 7 saat rötar gözüküyordu. Bu tüm programın daha Hindistan'a gitmeden değişmesi demek oluyordu.

Delhi

Hemen hemen tüm backpacker'ların yaptığı gibi biz de Paharganj'daki bir otelde kaldık. Bu semt Istanbul'un Tahtakale semtinin kardeşi kabul edilebilir. Lakin eski şehirde, yani Delhi'de olması, tren istasyonuna çok yakın oluşu ve elbette ucuz olması sebebiyle pek çok kişinin tercih ettiği bir semt.

Görülecek yerlerin başında Red Fort geliyor. İngilizlerin de sömürge döneminde karargah olarak kullandığı mekan iç içe pek çok yapıdan oluşuyor. Biraz bizim Topkapı Sarayı gibi, kapılardan geçerekten ilerliyorsunuz. Jama Masjid, Delhi'nin en önemli camii. Avlusunda turist bekleyen rehberimsi arkadaşları görmezden geliniz. Bunlara ek olarak Connaught Place ya da kısaca CP Delhi'nin önemli bir ticari meydanı. Burayı ilginç kılan ise dairesel yerleşimi. Qutub Minar ve Lotus Tapınağı (Bahailerin dini merkezi) diğer görülebilecek yerler arasında.

Şehir içi ulaşımı rickshaw ya da son gittiğimde parti parti açılmaya başlayan metro ile yapabilirsiniz. Istanbul'u yaya bırakacak kaotik bir trafiğin olduğunu belirtmem gerek.

Şöyle bir not düşmüşüm seyahat günlüğüne; "... kendine has bir havası olduğu kesin ama kargaşa ve kalabalık zorluyor. Bence Delhi şehri Hindistan olmakla büyük şehir olmak arasında kalmış bir yer!"

Delhi - Varanasi

Shiv Gangam Express'in kalkış saatinin 19:13 olması ve adında geçen "express" sakın sizi yanıltmasın. Yolculuk tahminen 12 saat sürmekte ki biz 14 saat sonra Varanasi'ye varabildik. Bu arada sonraki seyahatlerimde bundan çok daha uzun tren yolculukları yaptım, bu tip tren yolculukları keyifli olabilmekte. Bu arada Taj Mahal'in program dışı kaldığını belirteyim.

Varanasi

Varanasi - Ghatlar
Hindistan'da bulunduğum en pis ve en mistik yer olarak kayıtlara geçti. Ganj nehri kıyısında bulunan ve Hint inanışının en kutsal şehri ve kalbi olan Varanasi sıra sıra "ghat"lardan oluşuyor. Anlatması zor olduğundan fotoğrafını koyuyorum.

Elbette şehrin en ilginç tarafı, ölülerin yakıldığı alan. Hindistan'da öldükten sonra bile kast sisteminin kuralları peşinizi bırakmıyor. Üst kastlara mensup ölüler yukarı teraslarda yakılırken en alt kast olan Dokunulmazlar (Untouchables) Ganj'ın hemen kenarında yakılıp nehre süprülüyorlar. Bu törenleri izlemenin iki yolu var; ya sabah erkenden bir tekne kiralayıp Ganj nehrinde bir gezinti ya da bu ghat'da bulunan balkonlu binaya (resimde solda) çıkmak.

Ölülerin yakıldığı ghat
Varanasi'nin bir diğer özelliği de Hindistan'ın en önemli müzisyenlerinin evi olması. Şehirde pek çok "music house" var ve buralarda yerel sanatçıların performanslarını dinleyebiliyorsunuz. Cüzi bir giriş ücreti karşılığı halı üzerine bağdaş kurup London Philharmonic ile çalmış bir tabla ustası ve arkadaşının mini konserinde kendinizden geçebilirsiniz.

Varanasi - Jaipur

Zaman kazanmak adına Varanasi'den Jaipur'a uçak ile gidecektik. Gidecektik diyorum çünkü yine planlar değişti. Hindistan deneyimi olmayanlar için kendinizi hazırlamanız gereken en önemli şeylerden biri de bu; planlama işe yaramıyor. Elbette biz de bunu gitmeden ve bizzat deneyimlemeden öğrenemedik.

Kuzenimin seyahat günlüğüne düştüğü not durumu ortaya koyuyor; "Uçak gecikti, zaten kaçırmış olduğumuz Jaipur uçağını da iptal etmişler. Ne bok yiyeceğiz bilmiyoruz. Delhi'de bir gece daha geçirme olasılığı içimi yakıyor"

Delhi - Jaipur bilet ücretlerini bize iade edip o gece Delhi'de kalmak istemeyenleri (biz ve iki Hintli daha) bir minibüse koydular. Sonradan birinin profesör olduğunu öğrendiğimiz yol arkadaşlarımızla havadan-sudan başlayan muhabbet Mustafa Kemal Atatürk'den Türkiye'ye, Ibn-i Haldun'dan globalleşmeye uzanan geniş bir yelpazede devam etti.

Bir not da yol üzerindeki kahvehanelerdeki çay fiyatları hakkında; Hintlilere 10 Rupi - Turistlere 30 Rupi

Jaipur

Hava Mahal
Hindistan'ın kelimenin tam anlamıyla en renkli ve tabi ki en turistik bölgesi olan Rajasthan'da her şehrin bir rengi var. Jaipur ise pembe şehir. Gecenin ortasında vardığımız pembe şehirde Hotel Evergreen'de kaldık. Herkese tavsiye edilir. Şehirde girişi en pahalı yer olan "The City Palace" aynı zamanda İngiltere'nin Lordlarının Hint karşılığı olan Maharaja'nın halen yaşadığı yer. (180 Rupi) Jaipur'da mutlamak ama mutlaka görülmesi gereken iki yer daha var. Bunlardan biri devasa ebatlardaki astronomi aletlerinin bulunduğu Jantar Mantar diğeri ise Maharaja'nın sarayının harem kısmı olan, meşhur Hava Mahal. Maharaja ve ordusu sefere giderken ya da dönerken veya festival zamanları haremdeki kadınlar Havamahal'den olan biteni izlermiş. Binanın mimari özelliği ise, adından da anlaşılacağı gibi havadar olması. Bunu her iki tarafınında açık, küçük hava delikleri ve pencerelerle dolu olmasına borçlu. Bugün üst katları gezilebilmekte, alt katları ise çeşitli sanat atölyeleri olarak kullanılmakta.

İkinci bir gece kalma fırsatımız olmadan akşamüstü Pushkar'a hareket ettik. Teypte bir Hintçe kaset, aynada sallanan örme toplar ve atlatılan birden fazla kaza sonrası gündüz gözü vardık Pushkar'a.

Pushkar

Bembeyaz bir şehir, harika ufak bir göl, sessizlik, sakinlik, huzur...

Hotel White House'da kaldık. Varanasi'nin çarşafsız, leş gibi odalarından sonra buranın sabun kokan beyaz çarşafları ve temizliği bizi bizden aldı. Eşyaları atıp kendimizi önce pazar yerine sonra da göl kenarına attık. Burada gün batımı harika oluyor. Pushkar'daki hemen hemen tüm yabancılar göle doğru inen merdivenlere ya da oradaki tek cafe'ye çöküp hem sohbet ediyorlar hem de güneşi batırıyorlar. Uzayan sohbetlerin gece boyunca devamını ise masa aralarına yerleştirilen ve içinde kor bulunan demir çanaklardan gelen sıcaklık sağlıyor. Ayrıca Pushkar'ın alışveriş için çok uygun bir yer olduğunu da belirtmeliyim.

Gece uzaklardan gelen müzik sesleri...ya bir düğün ya da bir ayin. Sabah otelin tepesindeki çimlik alanda geçen medidatif birkaç saat... havadaki pozitif enerji... Burada bir gece kalabilmek için Udaipur'dan vazgeçildi.

Pushkar - Udaipur

Udaipur programdan çıkmıştı fakat Bombay'e uçmak ve oradan Goa'ya inmek için illa ki gidilmesi gerekiyordu. İşte burada gerçekten risk aldık ve Hindistan'da arabayla gece seyahat ettik! TATA kamyonların üzerimize gelen farlarını ve şöförün son anda yaptığı kıvrak manevralarla sıyırarak geçtiği diğer araçları sayamadım. Udaipur'a sabah 04:40 gibi vardığımızda daha havalimanı bile açılmamıştı. Şehrin rengi olan mavi, şafak vakti hafif puslu havaya yansıyordu sanki.

Udaipur - Bombay - Goa

08:15'de Jet Airways'in 709 sefer sayılı uçuşu ile Bombay'e ya da yeni adıyla Mumbai'ye uçtuk. 4 saatimiz vardı Hindistan'ın bu en büyük ve önemli şehrini görmek için. Sahile indik ve baktığımızda ilk aklımıza gelen şey ne kadar İzmir'e benzediği oldu. Kordon boyunca yürüdük, Mocha Cafe'de soluklandık. Burası duvarlarında sosyalist liderlerin posterleri ve kelamları ile dekore edilmiş bir mekandı. Hoşuma giden birkaçını not ettim. Burada otururken bir yandan da Bombay hakkında bir şeyler okuyordum. Bulunduğumuz bölgenin hemen arkasının Bombay nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı varoşlar olduğunu öğrenmek biraz sarsıcı oluyor. İzlemeyenler için Slumdog Millionaire, Bombay gerçeğini kısmen anlatıyor. Film, Hintliler tarafından hiç sevilmedi ve onaylanmadı. Sanırım biraz bizim "Geceyarısı Ekspresi" tribi yaşanmakta. Bu arada hakkını yemeyelim, çok hoş İngiliz döneminden kalma binalar da mevcut.

Bir de İngiliz Hindistan'ına giriş noktası kabul edilen, doğuya sembolik giriş kapısı olan Gate of India'ya gittik. Hatta önünde turistik fotoğraflaırmız bile oldu! Burası 2008'de yaşanan terör olaylarının da mekanıydı. Ünlü Taj Oteli hemen bu meydanın yanında yer almakta.

Kısa turumuzun sonunda geldiğimizden başka bir rota kullanarak, görmediğimiz yerlerden ve mahallerden geçerek havalimanına geri döndük.

Goa uçağımız havalandığında saatler 14:15'i gösteriyordu ve biz 8 günde koştura koştura gezdiğimiz yerleri geride bırakıp bir haftalığına dinlenmek ve eğlenmek üzere güneye uçuyorduk.

Kim derdi ki gittiğimiz bu eyalet daha sonra bizim evimiz olacak, hayatlarımıza tatlı-acı hatıralar, güzel dostluklar ve yaşanmışlıklar getirecek :)



Goa yazısı için tıklayınız...


Aklınızda bulunsun!

  • Hindistan'a ilk defa gidecekseniz daha genel bir plan yapın, gün gün detaylara inerek yapılacak bir planlama mutlaka başarısız olacaktır. Rahat olmak ve olayları geldiği gibi almak önemli
  • Hiç bir rickshaw sürücüsüne ya da size kalacak yer ayarlamaya çalışan kişilere itibar etmeyin. Siz daha önceden belirlediğiniz otele gidin. Size o otelin ya da guesthouse'un yandığını, yıkıldığını bile söyleyebilirler, yılmayın! Unutmayın ki hepsi alacağı komisyona bakıyor.
  • Kapalı su için, yediklerinize içtiklerinize dikkat edin ama bunlar sizi ishal olmaktan kurtaramaz! Sakın ilaç almayın zira bu vücudunuzun alışmasını engeller. Bunun yerine bol kola için, iki güne toparlarsınız. 
  • Yukarıda bahsettiğim tüm şehirlerde gayet lüks oteller de mevcut. Lakin buralarda kalacaksanız zaten backpacker olarak gezmiyorsunuzdur, dolayısıyla sizin Hindistan deneyiminiz farklı yaşanacaktır.
  • Gece karayolu ile seyahat etmeyin, gerçekten çok tehlikeli. (Biz yaptık, bize bakmayın)
  • Trenle seyahat etmeden önce biniş şehrinizden uzun zincir ve kilit temin edin, bagajınızı yataklı vagonda sağlam bir yere zincirleyin.
  • Bu yazı seneler sonra yazıldığını lütfen unutmayın, paylaşılanları buna göre değerlendirin.
Yol Gidenindir!