27 Aralık 2006

GOA

Hindistan Bölüm III : GOA

Açıkçası benim için muhtemelen hayatımın bir kısmını mutlaka geçireceğim, belki de “son durak” olacak bu planeti yazı ile aktarabileceğim kadar aktaracağım. Aslında bu yazıyı bir “gezi notu” veya “şehir rehberi” olarak değil “hayat tarzı” olarak okuyun…

Goa, kuzenimle çıktığım 3 haftalık "1nci Hindistan Seferi"nin son bölümü olarak planladığımız ve 2 hafta süren Yeni Delhi, Varanasi, Jaipur, Pushkar duraklamaları sonrasında ulaştığımız bambaşka bir Hindistandı. Bu nedenle yazının başlığı “Hindistan – Bölüm 3” İlk iki bölümü (Bölüm I: Delhi-Varanasi ve Bölüm II: Jaipur-Pushkar-Bombay) daha sonra yazacağım.

2011 Edit: Bölüm I / II için tıklayınız

Aslında Tayland (Koh Phangan) tecrübelerimizden sonra neyle karşılaşacağımızı bilmekle beraber herşeyin farklı olduğunu da tahmin ediyorduk… evet hem benzer hem de farklıydı!

Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturalım;

Goa, eski bir Portekiz Sömürgesi olarak iki farklı tarzı barındırıyor. Avrupalı ve kolonist zenginlerin gözde tatil beldesi olup 5 yıldızlı otellere ve tatil köylerine ev sahipliği yapan bölge bizim konumuz dışında. Ayağımızı dahi basmadık ki bu “Goa’nın Özü”ne aykırı olurdu! Duyduk ki denize karşı viskilerini yudumlayan insanlar da varmış. Peki bu insanlar onca yolu ne için gelmiştir, orada ne halt etmektedir bilinmez. (Lonely Planet'in yazdıkları için tıklayınız)

Nasıl Gidilir?

Hindistan’ın her şehrinden saatlerce sürecek keyifli bir tren yolculuğunu seçebilir –ki biz bunu Delhi-Varanasi arasında 26 saat ile yaptık- veya zamandan tasarruf için Jet Airways veya Air Sahara ile ulaşabilirsiniz. Türkiye’den direkt Goa’ya gidecekseniz THY’nın Istanbul-Bombay (Mumbai) direkt seferi gelip aktarma yapıp 1 saat sonra Goa’ya inebilirsiniz. Dabolim Havalimanı Goa’nın başkenti Panaji’ye 8km mesafede. Elbette sizin gideceğiniz Goa daha uzak!

Update 2009: Bombay'e Istanbul'dan THY ile direkt ya da Etihad, Qatar Airways, Emirates ya da Gulfair gibi körfez havayolları ile ulaşabilirsiniz. Hatta bunlara bir de low cost airline olan Air Arabia katıldı. Şayet Bombay'e 04:00-:05:30 arası iniryorsanız sabah 05:30'da Spicejet ya da 06:20'de Jet Airways ile hiç beklemeden Goa'ya inebilirsiniz. (Çok hızlı olmanız lazım) Daha geç geliyorsanız tavsiye edeceğim havayolu Kingfisher olacaktır. Low cost olarak da GoAir iyi.

Update 2015: Goa'ya ulaşım artık çok daha kolay. Qatar Airways'in Doha'dan bağlantısı var. Hesaplı bir uçuş istiyorsanız Air Arabia ile uçabilirsiniz.

Ne Nerede?

Panaji aşağı yukarı Goa sahil şeridinin yukarılarına denk gelmektedir. Siz ya Panaji’nin güneyine, Palolem ve/veya Kerala’ya doğru yola koyulacaksınızdır ya da bizim gibi yönünüzü kuzeye çevireceksinizdir. Öyle hemen gözünüz korkmasın! Havalimanından Goa’nın en kuzeyinde bulunan Arambol taksi-minibüs ile 1 saat mesafede. Bu hesaba göre Panaji'den en güneye ulaşmanız da 2,5 - 3 saati geçmez.

Arambol

Uzun bir kumsala hafif tepeden bakan bir odada, dalgaların sesi ile uyanmak mı? Hem Goa’da olup hem de “tranquil” bir ortamda 2-3 günlük adaptasyon için ideal bir yer mi? Adresiniz Arambol olmalı. Yan odamızda kalan Amerikalı çift –ki tanıdığım en zeki ve dünya görüşü olan iki Amerikalıydı- Goa’dan ayrılmadan önceki son 2 günü için burayı seçmişti. İkisi de olabilir tabi… neden olmasın?

Anjuna

Artık Goa’yı yaşamanın vaktiydi ve kendimizi Anjuna’ya attık. Kendimize keyifli bir pansiyonda oda bulduktan ve motor kiraladıktan sonra havaya girdik ve bu dünyadan ışınlandık. Odadan sahile yürüdük ve ilk gözümüze kestirdiğimiz “shack”e çöktük. Burası gündüz vakti hayatımızın geçtiği Agnelo’nun yeriydi (Agnelo’s Shack). Shack denilen zıkkım sazlardan kurulmuş, içerisinde tek ocağı bulunan mutfağı ile bir nevi büfedir diyebiliriz. Bira var, yemek var, şezlog var, muhabbet var… zaten başka bir ihtiyacınız da olmuyor. Masajınızı sahilde yürüyen Hintiler yapıyor, taze meyvenizi kafasının üzerinde taşıdığı sepetten alıp gözünüzün önünde “chop” eden teyzeden alıyorsunuz. Yemek olayı biraz ağır zira tüm yemekler sırasıyla tek ocakta pişirildiği için beklemek kaçınılmaz. Sinir-Stres size yabancı kavramlar olacağı ve zaman sadece güneşin doğup-batması olarak algılandığı için beklemek hiç sorun olmuyor. Bir süre sonra Agnelo ile kanka olununca “shack”in diğer imkanlarından da yararlanma şansınız doğuyor ;) Anjuna sık sık partilere ev sahipliği yapan bir beach olduğu için ve Vagator, Baga gibi beachlere de yakınlığından dolayı iyi bir lokasyon.

2009 Edit: Curlie's ve Shiva Valley'de partiler olmakta. Bunun dışında Shore Bar yemek ve gündüz takılmak için güzel. Fusion akşam yemeği için favorilerim arasında.

Goa Gece Hayatı

İşte bu bölüm pek enteresan! Anlamak için kendinizi bir an olsun sahilde güneşlenirken hayal edin. Güneşin batması ile (saat 19:00 civarı) toparlanıp odanıza gidiyorsunuz. Öyle duş almayı, yemek için çıkmayı filan düşünmeyin. Biraz dinlenip, giyinip, motorunuza atladığınız gibi kendinizi Vagator’da mukim “NineBar”a atıyor, kendinizi Goa Trance ve Pyschedelic Trance’in ruhunuzu ve beyninizi besleyen tınılarına bırakıyorsunuz. Hızlı havaya girip keyfini çıkartın zira kanun gereği saat 22:00’de müzik bitiyor :)

Paşa paşa mekandan çıkıp kendinize yemek yiyecek bir yer buluyorsunuz. Genelde, burada da İsrailli gençler yoğun olduğu için tavuklu sandviç ve schnitzel bulabilirsiniz. Ya da Goan mutfağını tatmak üzere lokal bir restauranta gidebilir, tüm bunlardan sıkıldıysanız bir pizzacıda zıkkımlanabilirsiniz. Hayat kurtaran bir başka yemek de “seafood pasta”... hepsi yapabiliyor!

Ardından gece yarısına kadar sürecek bir temizlenme, bekleyiş ve dinlenme başlıyor. Bu arada gözünüz kulağınız olası bir parti için açık olsun. Kanunen müzik 22:00’de bittiği ve Goa yetkilileri tarafından “rave party”lere fazla sıcak bakılmadığı için öyle önceden bağıra çağıra “parti vaaaar!” diye duyurulmuyor. Genelde ufak çaplı (400-500 kişilik) partiler düzenleniyor ve bu herhangi bir koyda veya sahilden içeride dağlara doğru (jungle party) olabilir. Bir tüyo daha, İsraillilerin çoğunluğu nedeniyle bu tip organizasyonlar da genelde onların elinden çıkıyor ;) Bizim kaldığımız 8 gün içerisinde ne yazık ki büyük bir “rave party” olmadı. Dönüşümüzden 10 gün sonra yapılacak olana hazırlanıyordu herkesler! Kısmet diilmiş :( Noel ve yılbaşı döneminde şansınız çok daha yüksek tabi.

Sakın karalar bağlamayın! Biz bağlamadık zira Goa herşeye rağmen size eğlence sunuyor. Gece 01:00 gibi başlayıp sabaha kadar devam eden uçuk mekanlar mevcut. Vagator’da bulunan “Prim Rose” buna bir örnek. Sadece müzik bile sizi mutlu edecektir zira “birşeyler”in doğduğu yerdesiniz!

Edit 2009: Bombay'deki son terör olayları sonrası yılbaşı dönemi zor geçti. Pek çok parti iptal oldu vs. Şu anda normale dönüş var ama zaman alacağı kesin. Ninebar, Hilltop, West End hizmette ;) Curlie's ve Shiva Valley'de partiler olmakta. Tabi nerede ne zaman ne olacak bilmek için networkünüzün iyi olması gerek ;)

Goa nedir?

Goa gizemlidir, kendini çabuk teslim etmez! Nazlıdır… Mesela çok daraldınız ve kafaya koydunuz, illa bir parti bulacaksınız…motorunuza atlayıp kulağınızı rüzgarla gelen müziğe kabartın. Bir yerlerde kendinize göre bir şey bulursunuz. Fakat emin olun ki o size gelmeyecektir.

Tüm bunları görüp, yaşayıp, sorguladıktan sonra anlıyorsunuz ki Goa, Koh Phangan gibi tatil+eğlence mekanı değildir. Bir hafta – on günlük bir yer de değildir! Goa; hayatınızda bir zaman dilimini geçirmek üzere geleceğiniz, bu sürede burada misafir olarak değil “yarı yerleşik gezgin” olarak bulunursanız tadını alabileceğiniz, keyfine varabileceğiniz bir yerdir. Benim tabirimle “kontak kapatma”, kimilerine göre “re-generation” kimilerine göre de “beyni yakma” yeridir. 70'li yıllardan bugüne tarzlar değişse de misyonunu devam ettiren bir yerdir. (Goa Gil'in hikayesine bakınız)



Goa ayrı bir planettir ve alıştığınız dünyanın kuralları, değer yargıları ve tarzı geçerli değildir. Kısacası tatile değil, bir zaman dilimi yaşamaya gidilmesi gereken bir yerdir.

Update 2015: Goa'nın nereden nereye geldiğini anlamak, gerçek hippilerden tutun yerli halka kadar pek çok kişinin yer aldığı The Last Hippie Standing belgeselini izlemenizi öneririm.



Ne zaman gidilir?

Musonlar, tüm Güney Asya destinasyonlarında oluğu gibi Goa’da da belirleyicidir, geliş ve gidiş tarihleri farklıdır. Haziran gibi başlayıp Eylül sonuna doğru dinen Musonlar nedeniyle Ekim-Mayıs döneminde gidin. Goa’nın Şubatı bizim Ağustosumuzdur!

Ne alınır?

Chillum, ilgilenenler için ideal hediyedir. Bunun dışında Goa’ya yerleşmiş yabancıların geçimlerini sağlamak için üretip-sattıkları harika t-shirtler, yerel tekstil ürünleri, hamaklar vs alınabilir. Eğer Hindistan turuna çıkmışsanız birçok ürün tanıdık gelecektir. Hinditan genelinde alışveriş için en uygun yer ise Pushkardır.

Goa’ya Yerleşme Planları

Goa Sendromuna yakalanan herkesin yaptığı bir plandır bu! Aslında hayal değildir ve doğruluk payı vardır. Mesele bunu gerçekleştirecek cesaretin ve imkanların olmasıdır. Şahsen bu konuda ciddiyim ve orada hali hazırda bulunan İsrail, Alman, Fransız ve İtalyan komünleri gibi bir Türk komünü neden olmasın diyorum… “Biz”lerden oluşan, kendine has, az ve öz bir komün.

Edit 2009: Ofisimizi açtık, Goa'ya yerleştik! Yaklaşık iki yıldır (2007-2009) Istanbul-Goa arasında dönüyoruz ama senenin yarısı burada geçiyor diyebilirim.

Edit 2009 / Kasım: Timeout'dan bir Goa yazısı... değişim ne kadar hızlı ve enteresan. Benim yazım gerçek Goa'yı arayanlara, Timeout'un yazısı turistik gezginlere :)

Aklınızda bulunsun!

  • Uzun süreli gidin, ev tutun
  • Mutlaka bir motor edinin kendinize… mesafeler uzun, mekanlar çeşitli
  • Gece hayatı ile anlattıklarımı es geçmeyin
  • Alkole dayanıklı değilseniz lokal viski (Signature hariç) ve vodka gibi içkilere bulaşmayın
  • İnsanları ve gruplaşmaları yadırgamayın
  • Herşey özgür ama yine de dikkatli olun, bokunu çıkartmayın
  • Triplere girmeyin, kendiniz olun
  • Hayatı akışına bırakın!

    20 Aralık 2006

    İskoçya - Highlands

    7 yıl sonra hatırlamak ve yazmak zor da olsa işte İskoçya Gezi Notları…
    Tanıştığım bir İngiliz bana şu soruyu sormuştu; “Do yon know the fucking difference between United Kingdom and Great Britain?” Bu soruyu şak diye cevaplamak için bir şekilde İngiliz Kültürü ve değer yargıları ile haşır neşir olmak gerekiyor. Biz Türkler için Avrupa’nın kuzeybatısında bulunan adanın ve devletin adı İngilteredir. Oysa ki orası Great Britain (Büyük Britanya), İngiltere ise Great Britain’i oluşturan 3 devletten biridir. (İngiltere, Galler ve İskoçya). Sorunun cevabı ise şimdi geliyor; United Kingdom, yani Türkçe olarak Birleşik Krallık bu 3 devlete Kuzey İrlanda eklendiğinde oluşuyor. İngilizce olarak düşündüğünüzde ve yarattığı sorunları da hesaba katarsanız gerçekten “it is a fucking difference!”
    1999 yılında Swissair’de görev yaptığımız dönemde The Qualiflyer Group adıyla bir havayolları ittifakı (alliance) kurulmuş, ben ve Ferit 8 ay süreyle THY’da bugün birçoğunuzun cebinde bulunan Miles&Smiles Mil Programının organizasyonunun kuruluşunda çalışmıştık. Bunu takiben The Qualiflyer Group, bizi Londra Merkez Ofiste kurulmakta olan Türkçe Servisine destek olmamız için geçici görevle Londra’ya atadı. Düşünsenize… Londra’da (Chiswick) kiralık süper bir evde kalıyorsunuz, cebinizde tüm zoneları kapsayan bir metro kartı ve Istanbul’da yatan maaşınıza ek olarak kişi başı aylık 900£ (2.500YTL) harcırahınız var. Siz olsanız ne yaprdınız? :) Kendimizi gezmeye, yemeğe ve elbette içmeğe verdik. Londra’yı tam olarak bu dönemde çözdüm. Ama bir güzel iş daha yaptık ve Büyük Britanya’da geçireceğimiz son haftasonunda İskoçya’ya gitmeye kara verdik.
    Londra – Inverness
    Cuma akşamı iş çıkışı kendimizi Gatwick’e attık ve “acaba pass biletle binebilecek miyiz?” huzursuzluğu içinde kalkacak British Airways uçağını beklemeye başladık. Uçak THY’nın da uzun yıllar kullandığı ve filodan çıkrattığında deve kestiği RJ serisi uçaklardandı. Pass yolcuların bu tip küçük uçaklarda şansı her zaman daha azdır ama şanslıydık! Yaklaşık 1,5 saat süren yolculukta hiç de beklemediğimiz bir servis vardı. Viskileri birbiri ardına devirip, bir iç hat uçuşunda bulabileceğiniz en güzel yemeği mideye indirdikten sonra Inverness havaalanına indik. İskoçya’daydık, Highlands’e hoş gelmiştik ve evet… burası farklıydı!

    "Yol Gidenindir! Felsefesi" her zaman geçerli olduğu için önceden bir otel filan ayarlamamıştık. Havaalanın danışmasından birkaç pansiyon (bed&breakfast) ismi alıp taksiye atladık ve ikinci denememizde yaşlı bir İskoç teyzenin işlettiği yere çöktük. Pansiyon diyerek küçümsemeyin, yoldan geldiğimizi bildiği için ne ara hazırlayıp koyduğunu çözemediğim ama odaya girdiğimizde bizi bekleyen cucumber sandwichler bizi bekliyordu. Hatta ertesi sabah kahvaltıda ne yemek istediğimiz bile not alındı! Ben yumurta yemeyen biri, Ferit de domuz eti yemeyen biri olarak kendimizce siparişlerimizi verdik. Bu arada öğrendik ki şehirde bir de Türk pansiyonu varmış. Her yerdeyiz! :)
    Kyle of Lochalsh
    Ertesi sabah, İskoç teyzenin hazırladığı kahvaltıyı lüpledikten sonra, Kyle of Lochalsh’a gitmek üzere kargalar bokunu yemeden Inverness Garına gittik. 40-45 dakika süren keyifli bir tren yolculuğundan sonra İskoçya’nın Atlantik Okyanusu kıyılarındaydık. Diyeceksiniz ki ne önemi var buranın! Bu topraklar ve Kyle of Lochalsh’da bulunan Elian Donan Castle (Kalesi) İskoç Bağımsızlık Hareketi için önem taşıyan yerler. Hatta birçoğunuzun izlediğini tahmin ettiğim, başrolünü İskoç actor Mel Gibson’ın oynadığı Bravehearth (Cesur Yürek) filmi bu bölgede çekilmiş. Epey bir gezindikten, limandaki otelde 5 çayımızı içdikten sonra yine trenle Inverness’a geri döndük. 

    O akşam Inverness’de ne yediğimizi, ne yaptığımızı ne ben ne de Ferit net olarak hatırlıyor ama zihnimizin bri köşelerinde dışarıda yemek yediğimiz ve içtiğimiz yönünde bilgi kırıntıları mevcut. Vaktiniz varsa, Burasıyla ilgili son not; İskoçların İngilizlere karşı son ayaklanmasında (1746) yenildikleri Inverness yakınlarındaki Culloden’e gidiniz.

    Edinburgh

    Pazar sabahı İskoçya’nın başkenti Edinburgh’a (İskoçca Edinbra gibi okunuyor) doğru yola çıktık. İskoçya’yı biraz daha görmek için Perth üzerinden ve yaklaşık 3 saat sürecek bir otobüs yolculuğunu göze aldık. Yol güzel zira İskoçya ile özdeşleşmiş gölleri, şatoları, ormanları göre göre gidiyorsunuz…

    Öğlen gibi Edinburgh’a varmıştık ve her zaman olduğu gibi açtık. Ben o anda gözüme en leziz ve pratik gözüken Fish & Chips olayına dalarken balık alerjisi olan ve yediğinde kaşınıp kabarmaya başlayan (benim yumurta olayı gibi) Ferit sadece “chips” yemeği uygun gördü. Şimdi bu “chips” olayını “lan patates işte!..” diye geciştirmeyin zira bunlar farklı! Burada patatesler sirkeli :) ancak o anda bunun pek de önemi olmuyor açıkçası. Bu arada şanslıydık zira şehirde kutlamalar ve “Royal Mile”da geçit töreni vardı. Ne bayramı veya günü olduğunu bilmesek de geçit törenini izlemek zevkliydi. Geleneksel kıyafetleri ile İskoçlar, bando, dans eden kızlar vs vs hepsi oradaydı. Bizim 29 Ekim kutlamalarında Taksim’de olan bir yabancı ne yaşarsa biz de onu yaşadık işte. Ardından kendimizi Edinburgh’un parklarına attık ve muhteşem Edinburgh kalesinin hakimiyeti altındaki yemyeşil çimlerin üzerinde (Princes Gardens) bir süre yanladık!

    Akşamüstü yavaş yavaş dönüş moduna girdik ve yürüyerek, birkez daha Edinburgh caddelerini tavaf ederek bizi havalimanına götürecek otobüsün kalkacağı Waverly Garına ulaştık. Bu arada bir bilgi daha; biz genelde gittiğimiz şehirleri yürüyerek gezeriz, keşfederiz. Fakat siz turistik davranmkta ısrarlıysanız Waverly Garının oradan kalkan ve yaklaşık 1 saat şehir turu yaptıran üstü açık otobüsler mevcut. Neyse… Edinburgh – Londra uçuşu yaklaşık 1 saat sürdü ve tekrar Londra’daydık.

    Heathrow
    Uçak Heathrow’a inmişti ve normalde normal insanların yaptığı gibi metro ile eve dönmemiz gerekirken biz havayolu çalışanı olmanın getirdiği garip psikoloji ile (ki biz buna aramızda saplantı diyoruz) havalimanında vakit geçirmeye karar verdik. Niye mi? Basit… Istanbul’a uçuşu bulunmayan birçok havayolunun ofislerini gezmek , broşür, city guide ve timetable toplamak. Bu size garip gelebilir ama “Yol Gidenindir! Felsefesi”ni uygulamak için bu tarz bilgiler ve dokümanlar önemlidir. Yoksa nereden bileceğiz nereden nereye nasıl gidilir, hangi havayolu ile uçmalı, hangi saatte kalkan uçak daha iyi bağlantı verir, en iyi program nasıl yapılır, nerede kalınır… di mi ama???

    Ne zaman gidilir?
    Valla biz Ağustos ayında gitmiştik, üzerimdeki ince mont az gelmişti ve keşke daha kalın birşeyler alsaydım demiştim. Ülke kuzeyde olduğundan (Malmö, Kopenhag ekseni) yaz aylarında geceler uzun, sıcaklık ortalama 16 derece. Varın siz düşünün kış aylarında ne kadar soğuk olacağını. Haziran – Temmuz dönemi nispeten daha az yağış alan aylar. Yani istediğiniz zaman gidin ama sıkı gidin!
    Türkiye'den THY'nin direkt Edinburgh seferleri mevcut.

    Ne alınır?
    Tabi ki viski! Burası viskinin ana vatanı :) Yeri gelmişken bu konuya da değinelim. İskoç Viskisi ki İngilizce’ye “Scotch” (Johnnie Walker, Chivas Regal, J&B vb) olarak girmiştir, “Whisky” olarak adlandırılır, yazılır. Tahıl alkolünden elde edilir, damıtılır, bekletilir, malt viski olarak değerlendirilmiyecekse harmanlanır vs. Amerikalıların “Bourbon”u ise (Jack Daniel’s, Jim Beam vb) patates alkolünden yapılır ve İngilizce’de “Whiskey” olarak geçer. (Benim favorilerim Scotch olarak JW Black Label, Bourbon olarak JD Silver Select. Blue Label ve Chivas Regal Royal Salute gibi özel visikileri bu değerlendirme dışında tutuyorum) Viski dışında alabileceğiniz bir çok hediyelik var İskoçya’da. Ferit’in aldığı “Scotch Blanket”leri (İskoç Battaniyesi) iyi bir seçim olabilir. İskoç Kurabiyesi, Magnet ve mug almamak olmaz, onalrdan üçer beşer atın çantanıza. Gayda ve modası geçmiş olmakla beraber İskoç etekler de ilginç olabilir… minilerini zaman zaman etrafta görmekteyim.

    Ne yenir? Ne İçilir? Gece Hayatı
    Viski içilir, bira içilebilir…zaten İskoçlar da bunu yapıyor. Ada mutfağını pek sevmediğim için ben genelde standart yiyecekleri tercih etmiştim; “fish&chips”, çorbalar ve klasik pub yemekleri size yetecektir. Zaten publar aynı zamanda İskoç gece hayatının da adresleri. 18:30’dan itibaren insanlar publara akıyor. Cumartesi geceleri canlı müzik eşliğinde süregiden eğlencelerin özü pub muhabbeti ve içki

    Aklınızda Bulunsun!
    • İskoçya’da İngiliz Poundunun yanında İskoç Poundu da geçmekte ama İngiltere’ye dönerken hepsini harcamış veya İngiliz Poundu ile değiştirmiş olun. (1SP=1İP) 
    • İskoçya’da konuşulan İngilizce farklı, ağır bir lehçe ama iki tek atınca hepsi aynı 
    • Bed&Breakfast veya Guest House olarak bilinen pansiyonlar konaklama için ideal 
    • Terkking ile ilgileniyorsanız adalara gidin! Skye, Colonsay, Harris gibi yüzlerce adası olan İskoçya bu konuda doğa zengini 
    Yol Gidenindir!

    06 Aralık 2006

    Prag Gezi Notları

    Prag - Çek Cumhuriyeti

    Bundan çok değil 30 yıl önce dünya iki kutupluydu ve Doğu Avrupa, Sovyetler Birliği’nin yaratmış olduğu “Doğu Bloku”nun içinde, "Demir Perde"nin arkasındaydı. Budapeşte, Moskova, Prag, Varşova gibi şehirleri sadece tarih kitaplarından ve casus filmlerinden tanıyorduk. Kızıl Meydan'da fotoğraf çektirebileceğine kim inanırdı?

    Ardından birileri fitili ateşledi, blok çöktü ve o içlerine kapalı Doğu Avrupa ülkeleri birer birer açıldılar. Yeni yerler gezmek ve keşfetmek isteyen gezginler ve turistler için gün doğdu… Yukarıda saydığım 4 Doğu Avrupa şehrinden üçüne gittim. Bu yazımda içlerinde beni en çok etkileyen ve fırsatınız olduğunda mutlaka gitmenizi önereceğimi yazıyorum; Prag

    Çek Cumhuriyetinin başkenti Prag, Avusturya’nın doğusunda yer alan Bohemia (Bohemya) diye anılan bölgede yer alan tipik bir Orta Avrupa şehri. Daha önce Almanya, Avusturya veya İsviçre’ye gitmişseniz mimarisini çok da yadırgamayacaksınız demektir.

    Kısaca anlatmak gerekirse Vltava Nehri tarafından ikiye bölünen şehrin merkezi “Stara Mesto” (Eski Şehir)’dir. Burada bulunan saat kulesi ve "Astronomik Saat" pek ilginç olsa da kulenin tepesine çıkıp muhteşem Prag manzarasını görmenizi tavsiye ederim. Bu meydanı baz alırsak, güney tarafında “Nove Mesto” yani yeni şehir, güzel sokaklar ve Opera Binası yer alır. Kuzey tarafında ise en önemli ve ünlü alışveriş caddesi “Parizka” (Paris Caddesi) ve Jewish Quarter (Musevi Mahallesi) yer alır. Batısında ise Vlatava Nehri ve üzerinde bulunan büyüleyici Charles Bridge (Charles Köprüsü) sizi şehrin diğer tarafına götürür. Eski şehrin UNESCO tarafından dünya mirası kabul edildiğini hatırlatmak isterim ;)

    Nehrin karşı tarafı ki bizim otelimiz de bu taraftaydı, Prag Kalesine, Petrin Kulesine ve Sparta Prag’ın maçlarını oynadığı stada ev sahipliği yapar. Havalimanı da bu yakadan olduğundan aslında şehrin ilk bu tarafını görürsünüz. Küçük bir not; Türk Büyükelçiliği de bu yakadadır.

    Update 2016: İkinci defa ziyaretimde de bu yakada kaldım ama bu sefer evde. Metro artık şehrin bu tarafına gelmiş ve ulaşım çok daha kolay.

    İlk Gün

    Sabahın kör bir vakti Atatürk Havalimanından kalkan uçağımız yaklaşık 3 saatlik bir uçuş sonrasında bizi öğleden önce Prag’a getirmişti. Bayram nedeniyle inanılmaz bir Türk yoğunluğu yaşanan pasaport kontrolünde 1-1,5 saat sıra bekledikten ve bagajlarımızı aldıktan sonra şehre doğru yola çıktık. (Bireysel gidecekler için Cedaz Shuttle 90Kr / 05:30-21:30 arası saat başı hareket)

    Fakat her turda olduğu gibi öğleden önce otele girişimiz mümkün değildi. Bu nedenle yol üzerinde bir cafede mola verdik. Ben her zaman olduğu gibi kahve-kruvasan ikilisi ile mutlu olmuş, yaktığın sigara ile de keyiflenmiştim. Sonra tekrar yollara düştük ve kısa sure içinde şehri tepeden gören bir noktada kendimizi yarım günlük şehir turuna başlamış bulduk.


    Evet! bizim turumuz Prag Kalesi ve civarı ile başlamıştı. Ardından kendimizi merdivenlerden aşağı salarak nehrin kıyısına gelmiş, Charles Köprüsünden eski şehire geçmiş, ara sokaklardan geçip Stara Mesto’da noktalamıştık. Herkes mümkün olduğunca çabuk kendini otele atmak, duş alıp kendine gelmek istiyordu. Bu tantananın tamamlanması ve refresh olmuş bir şekilde akşam yemeği için şehre inmek üzere buluşmamız epey vakit almıştı. Ama kim tutar bizi? Orta Avrupa’nın en güzel şehrindeydik ve Prag bizi bekliyordu! Tramvayla şehre indikten ve biraz yürüdükten sonra Stara Mesto’ya ulaşmış oradan da kendimizi Parizka’ya atmıştık. Kafamıza uygun bir yer ararken aradan Musevi Mahallesini de aradan çıkartmış olduk. Ardından mahallenin Parizka ile birleştiği köşede bulunan "Pravda Restaurant"da yemek yedik. İlk gece için kötü bir seçim değildi ama daha keyifli yerler de mevcut.

    Update 2016: Pravda maalesef kapanmış. Yeme-içme ile ilgili güncel bilgileri en altta bulabilirsiniz.


    İkinci Gün

    Kafamıza göre geçireceğimiz ilk günü hem Prag’ı daha iyi gezmek hem de diğer günler neler yapılabileceğini planlamaya ayırmıştık. Kendimizi önce Stara Mesto’da ardından da kah yürüyerek, kah tramvayla, kah metro ile şehri harmanlarken bulduk. Nove Mesto (Yeni Şehir) meydanı ve aşağısındaki alışveriş caddesine geldiğimizde yorulmuştuk. Hiç adetimiz olmamakla birlikte o anda başka alternatif olmadığı için Mc Donald’sın koltuklarına çöktük. Burada oturuken aynı binanda bulunan “casino”ya gözümüz takıldı, bitimiz kanlandı ve tabi ki 10dk sonra kendimizi (Ufuk, Ferit ven ben) rulet masasında bulduk! Yarım saatte birkaç yüz Avro bırakaraktan kızların yanına döndük. Beslenmiş, dinlenmiş kızları bir alışveriş caddesinde tutabilmek mümkün olmadığı için bu civarda epey vakit geçirdikten sonra otele döndük. Akşam Prag’da geçireceğimiz en keyifli geceye doğru yürüyorduk. “Ambiente Ristorante Pasta Fresca”ya önceden yer ayıtmıştık. Gayet sakin başlayan yemek, güzek risottolar, makarnalarla birlikte ardı ardına devrilen “house wine”larla ısınmış, hatta cıvımıştı. Ekip o kadar keyifliydi ve eğleniyorduki etraftaki masalara bile pozitif enerjimiz yayılmaktaydı. Ertesi sabah Karlovy Vary’ye yola çıkacağımız için geceyi uzatmadık.

    Üçüncü Gün – Karlovy Vary

    Tahminlerinizin aksine ekstra tur satın almadık! Her ne kadar turla gitmiş olsak da “gezgin ruh” ağır basmış ve orada organize olmuştuk. Prag şehirlerarası otobüs terminali olan Florenc’e tramvay ile gitmiş, tur fiyatının 5’de birine aldığımız biletlerle yola çıkmıştık. 2-2,5 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Çek Cumhuriyetinin, hatta eski Doğu Bloğunun en ünlü kaplıcalarının bulunduğu Karlovy Vary’ye vardık. Tabi hafta içi olması nedeniyle sokaklar turistlere kalmıştı. Ulu Önderimiz Atatürk de burada bir sure kalmış olması bu şehrin bize göre bir başka özelliği . Bizim kaplıcalara grime durumumuz olmadığı için nehir boyunda gezinirken etrafar serpiştirilmiş çeşmelerde bol kükürtlü ve mineralli sularından içmekle yetindik. Buraya havalar daha güzelken gelirseniz eminim çok daha keyifli olacaktır.

    Prag’a döndükten ve otelde geçirilen kısa bir molanın ardından tekrar şehre indik ve bu sefer bir Küba lokantasına, La Bodeguita del Medio'ya gittik. Canlı müziğin de olduğu mekanda margraitaları yuvarlayıp Küba yemeklerine yumulduk.

    Dördüncü Gün – Terezin

    Terezin, 2nci Dünya Savaşı süresince Nazilerin en yoğun soykırım uyguladığı 3 toplama kampından birine ev sahipliği yapan küçük bir kasaba. Toplama kampı olarak kullanılan eski kale ve kasabanın içindeki müze haricinde birşey yok. Hatta ölü bir kasaba bile diyebilirim, sanki yokmuş gibi davranmak istiyorlar. Giderken “burası olamaz canım!” diye durağı bile kaçırmış ve ters yöne yürümek zorunda kalmıştık. Aklımda kalan en ilginç görüntü ise toplama kampının girişinde yazan slogan oldu; “Arbeit Macht Frei”. (Çalışmak Özgür Kılar) Ne acılar çekilmiş, ne yaşamlar yitip gitmiş bu ve benzeri kamplarda!

    Planlanandan daha önce şehre döndük ve kendimizi Stara Mesto civarındaki cafelere atmıştık. Birşeyler atıştırdıktan sonra gece Prag’ın en ünlü “Jazz Club”larından biri olan Reduta’ya gittik (Giriş 200Kr). O gece bizim şansımıza Rock Jazz tarzı bir grup vardı ama yine de güzledi. Eski ABD Başkanının bile çaldığı bir kulüp zaten kötü olamazdı değil mi? (!)

    Prag’a ne zaman gitmeli?

    Biz Kasım ayında gittiğimiz için oldukça soğuktu ama Aralık ve Ocak daha da soğuk oluyormuş. Bizim belki de 20 defa bir o yana bir bu yana yürüdüüğümüz Charles Bridge üzerinde yürünmüyormuş bile! Yazın da deniz-güneş tatili zamanında gelinmeyeceği için en iyi zamanlar bahar aylarıdır.

    Nasıl Gidilir? Nerede Kalınır?

    Özellikle bayram ve tatil dönemlerinde (yılbaşı, 19 Mayıs, 29 Ekim vb) çok fazla tur bulabilirsiniz. Bireysel olarak gidecekseniz THY ve CSA (Çek Havayolları) seferleri mevcut. Fakat uçağınızın saatlerini iyi seçin. Schengen Vizesi geçmediği için Çek Vizesine ihtiyacınız var. Şehir çok büyük olmadığı için her yerde kalabilirsiniz, lokasyonunuz çok da önemli olmayacaktır.

    Update 2016: Çek Havayolları CSA'nın başına gelmeyen kalmadı. En son Koreliler ortak olup kurtardı. Bu arada Istanbul dahil pek çok yere artık uçmuyorlar. Yerine yerl malı yurdun malı Pegasus var. Çek Cumhuriyeti uzun bir süredir Schengen'de, sıkıntı yok.

    Prag’dan Ne Alınır?

    Bohemya Kristali size birşey ifade ediyorsa işte tam yerindesiniz. Fiyatlar makul ama siz yine de pazarlık yapın. Ufak sanat eserleri, sokak ressamlarının resimleri ve bildik hediyelik eşyalar hem sizin hem de sevdikleriniz için uygun olacaktır. Ben sadece bir mıknatıs ile yetindim zira bana göre farklı ve enteresan bir şey yoktu.

    Nerede-Ne Yenir?

    Çek Mutfağı diye özel bir mutfak olmadığı için yukarıdaki metinde bahsettiğim Ambiente, Pravda denenebilir. Parizka caddesi üzerindeki “Coffee Heaven” ve Hotel U Prince’in terasındaki mekan, kahve keyfini sevelere tavsiye edilir.

    Aklınızda Bulunsun ;)

    • Toplu taşıma araçlarında billet kontrolü yok ama yakalandığınızda 500Kr kitliyorlar adama. O nedenle 20Kr verin biletinizi alın. (Biz 4 kişi 2000Kr bayıldık haberiniz olsun!)
    • O anlamda eğlence arıyorsanız adres K5
    • Havalimanında para bozdurmayın, Stara Mesto’nun kuzeydoğu köşesinde, kilisenin solundan giren meydancık gibi yerde yüksek bozan büfeler var.
    • Stara Mesto’da bulunan tarihi kilisede verilen klasik müzik konserlerine asla gitmeyin. Orgun sesi bir sure sonra gerçekten dayanılmaz bir hal alıyor… Üstelik giriş 300Kr, değmez!
    • Keyfiniz ve bütçeniz uygunsa Stara Mesto’dan kalkan bir fayton turu alın, bir de öyle gezinmiş olun
    • Vaktiniz varsa tekne turu alabilirsiniz ki bunların yemeklileri de mevcut ama pek sevimsiz gözükmekteler, benden söylemesi
    Update 2016

    Bu seferki Prag gezisi farklı oldu zira orada yaşayan kuzenim, erkek arkadaşı, Avustralya'ya göçen diğer kuzenim ve kız arkadaşı bana oldukça yerel deneyimler yaşama fırsatı sundu.  Şimdi aklımda kalanları paylaşıyorum;
    • Kahvaltı için Cafe Amandine
    • En iyi kokteyl bar Bugsy's, U Prince otelinin altındaki Black Angel's da keyifli
    • Letna Parkına gidin, Prag'a karşıdan bakın
    • Smazak yiyin, Malinovka için ama bunları turistik olmayan bir yerde yapın
    • Yerel bira imalathanelerinden (micro brewery) birinde pastörize edilmemiş bira için. Yeter demek için bardak altlığını bardağınızın üstüne koyun ;)
    • Yiyecek ve içecek fiyatları eski şehirde pahalı, turistik olan bu bölgeden uzaklaştıkça ucuzluyor. İki adım yürüyün, değişik yerleri deneyin. 
    • Eskiye göre çok ama çok daha fazla seçenek var.
    • Prag, özellikle akşamları masal gibi bir şehir ve her zaman keyifli
    İyi tatiller,
    Yol Gidenindir!

    04 Aralık 2006

    Schengen Vizesi

    Yaklaşan bayram ve yılbaşı nedeniyle sıkça araştırılan bir konuda daha post açma gereği duydum; Schengen Vizesi...

    Schengen Vizesi Nedir?
    AB üyesi 15 ülke tarafından uygulanan ortak vizedir. Her AB üyesi ülkede değil Schengen Anlaşmasına imza atmış 15 ülkede geçerlidir.

    Schengen Zone (Geçerli Ülkeler)
    Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç, İtalya, Luksemburg, Portekiz, Yunanistan (13 AB üyesi) + AB üyesi olmayan İzlanda ve Norveç.

    Nereden ve Nasıl Alınır?
    Schengen Zone'da ilk gideceğiniz ülkenin konsolosluğuna başvurmanız gerekiyor. Başvuru için normal vize başvurusu için gerekenleri sağlamanız yeterlidir, zaten üye ülkeler Schengen dışında bir vize vermiyor.

    Uygulama
    Alacağınız Schengen vizesi ile daha sonra Schengen Zone'da bulunan diğer ülkelere vizesiz (iç hat gibi) seyahat edebilirsiniz. Bu esneklik vizenizi veren ülkenin belirleyeceği "geçerlilik süresi", "kalış süresi" ve "giriş hakkı" koşullarına bağlı olarak değişebilir. Üye ülkeler ortak veritabanı kullandığı ve bilgilerinizi paylaştığı için genellikle kısa süreli ve kısıtlamalı gelen ilk vizden sonra daha uzun süreli, çok girişli vize alma şansını yüksektir.

    Tüyolar
    Üye ülkeler aynı vizeyi farklı bürokratik işlemlerle vermektedir. Örneğin İspanyol ve İtalyan konsoloslukları daha fazla ve farklı belgeler talep edebilmekte ve ince eleyip sık dokumaktadır. Fransız ve Hollanda konsoloslukları evraklarınız tam ise daha hızlı işlem yapmaktadır.

    Daha önce yurtdışı çıkışınız varsa ve/veya ABD, İngiltere, İsviçre gibi muteber ülkelerden vizeniz varsa Schengen Vizesi almanız daha kolaydır.

    Detaylı Bilgi İçin;
    http://www.eurovisa.info/SchengenCountries.htm

    Türk Vatandaşlarından Vize İstemeyen Ülkeler Listesi İçin;
    http://yolgidenindir.blogspot.com/2006/07/vize-istemeyen-lkeler.html