25 Aralık 2007

2008 Yılı Tatilleri ve Tatil Önerileri

Dünyanın en fazla resmi tatil gününe sahip ülke ya da ülkelerden biri olarak mutluyuz-guruluyuz... yaşasın tatil!

Her çalışan için o sene bayramların hangi günlere denk geldiği ayrı bir önem taşır zira bunların hepsi tatil fırsatı olarak görülür. Bu yıl da senenin yarısını çalışmadan geçireceğiz. (klişe bir gazete başlığı)...

Lakin bizi haftasonu tatilleri dışında kalanlar ilgilendiriyor ;)

Ocak
Malumunuz 01 Ocak tatil... halen ayarlanamadıysanız biraz geç kaldınız ama bu hafta Cuma günün kaçabilir ve Pazartesi gününü de arada kaynatabilirseniz 4 günlük bir tatil fırsatı sizi bekliyor. Ancak yılbaşı döneminde yurtdışı normalden çok daha pahalı olduğu için ben pek tavsiye etmem. (Not: Bugüne kadar yaptığım gezilerde Yılbaşı döneminde şehir süslemesi alanında Orta Avrupa diğerlerine fark atar ;) Mesela Viyana ve Zürih...)

Şubat-Mart
Bu kış kayakcılar/boardcular üzülecek çünkü dağa çıkılıp doya doya kayılabilecek bir tatil fırsatı yok... İlla kasacaksanız biraz daha bekleyin, güney yarımküre kışa girdiğinde Yeni Zellanda'ya gidin (ciddiyim, inanmayanlara just google it! diyorum... Ski New Zealand)

Nisan - Mayıs
23 Nisan 2008'de Çarşamba gününe denk geliyor. Aslında haftanın ortasına düştüğü için pek mantıklı bir programa izin vermiyor. Anca Polonezköy'e gidilir!

19 Mayıs tatili Pazartesi günü :) Harika bir "long weekend" fırsatı. Avrupa'nın her hangi bir şehrine Cuma akşamı uçabilir, 3 gece-2 gün geçirebilirsiniz. Önerilerim Prag, Londra, Amsterdam, Roma, Paris veya Barcelona.

Yaz 2008
30 Ağustos dahil hiç resmi tatilimiz tatilcilerin işine yaramıyor, paşa paşa yıllık izinlerden kullanılacak

Eylül-Ekim

2008 Ramazan Bayramı
Yıllardır bizi üzen, haftasonuna denk gelen Ramazan bu yıl muhteşem bir geri dönüş yapıyor! Arife günü (29 Eylül) yarım gün, bayram 30 Eylül'de başlıyor 02 Ekim perşembe günü bitiyor. Köprünüzü yapınız, 9 günlük tatilinizi şimdiden ayarlayınız. Uzaklar düşünülmeli elbette ;)

Cumhuriyet Bayramı
Yarım gün olan 28 Ekim bu yıl Salı gününe denk geliyor. 29'u tatil. Yani 1,5 günlük bir izin ayarlayabiliyorsanız 6 gece-5 günlük bir tatil fırsatı doğuyor. Lakin Yakınlar tercih edilmelidir yine zira Uzaklar yorabilir, sabredin Kurban Bayramı da güzel geliyor.

Kasım
Bir başka tatilsiz ay...

Aralık

2008 Kurban Bayramı
Her ne kadar arife 07 Aralık, Pazar gününe denk gelse de bir gün fazla süren Kurban Bayramı 8-11 Aralık tarihleri arasını tatil haline getiriyor. Bir tek Cuma'yı izin almanız size bu yılın ikinci 9 günlük tatil fırsatını sunuyor. İster kendinizi dağa ve kara vurun, ister Uzaklar'a yelken açın.

Öneriler

Tatil süresine göre önerilerimi yazının içinde linklemeye çalıştım... daha fazlası için biraz blogu gezmenizi öneririm. Ya da Yol Gidenindir! felsefesine uygun olarak bir adet dünya haritası alın elinize ve hayal edin... burası dediğiniz yere gidin ;)

Şimdiden herkese iyi tatiller...

10 Ekim 2007

Bayramınız Kutlu Olsun :)

Bu sene Ramazan Bayramı pek bir garip tarihe denk geldi... yaz sonu son kez denize girmek isteyenler için aslında güzel bir fırsat doğdu ama doya doya bir tatil için de kısa kaldı. Yurtdışına gitmek isteyenler için ise sadece "long weekend"ler söz konusu olabildi.

Ben bu yıl yazacağım "2007 Bayram Tatili Alternatifleri" yazımı Kurban Bayramı için saklıyorum zira birçok gezgin yılbaşı ile birleştirmeyi dahi düşünmekte ;)

Yarın arife... halen bir program yapmadıysanız ama içiniz kıpır kıprsa sizinle Hürriyet'in Seyahat ekinde yayınlanan bir yazının yurtdışı ile ilgili olan kısmını paylaşmak istiyorum;

Son dakikada yurtdışı tatiline karar verdiyseniz, geçerli vizeniz yoksa, seçiminizi vizesiz ülkelerden yapmanız gerekiyor. Üç günlük tatil için başlıca seçenekler Fas, Tunus, Kıbrıs. Muhteşem kumsalları, tapınakları, doğasıyla meşhur Tayland ve son ayların en çok konuşulan ülkesi Malezya, uzaklığı nedeniyle bu bayramda pek tercih edilmedi. Yunanistan, Prag, Paris, Tunus, Mısır turlarına talep yoğunlaştı.

KIBRIS

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, kumarhaneler cenneti olmasının yanı sıra zengin bir tarihe sahip. Adanın tam ortasındaki başkent Lefkoşa, Girne, Kuzey Kıbrıs’ın en şirin kenti. 70 kilometre mesafedeki Türkiye kıyılarının tam karşısında. Limanı, kafe, restoran ve otellerle dolu. Girne’ye beş kilometre mesafede bir dağ köyü olan Bellapais (Beylerbeyi), hem adanın en turistik noktalarından biri hem de İngiliz yazar Lawrence Durrell’in yaşamak için seçmiş olduğu yer. Eğer ki bu tatilde rotanız Kıbrıs ise Bellapais Manastırı’nı görmeden gelmeyin. Çünkü burada Gotik sanatının en güzel örnekleri var. Girne’ye 10 kilometre mesafedeki St. Hillarion Kalesi ise Walt Disney’in Fantasia filmine ilham kaynağı olmuş. Girne’den sekiz kilometre mesafedeki, 1974’te Türk Barış Kuvvetleri’nin çıkarma yaptığı kıyılarda da adanın en ünlü halk plajları ile sahil boyunca restoranlar ve kumarhaner var.

Adada pek çok tarihi eser de bulunuyor. Bunlar şöyle sıralanabilir: Selimiye Camii, Büyük Han Mevlevi Tekke Müzesi, Venedik Sütunu, Arasta Sokak, Derviş Paşa Konağı ve Girne Kapısı. Magosa’da Salamis Harabeleri, Lala Mustafa Paşa Camii, Othello Kulesi, St. Barnabas Manastırı, Namık Kemal Zindanı, Kertikli Hamamı, Kral Mezarları, Venedik Sarayı. Girne’de ise Kale, İkon Müzesi, Buffavento Kalesi, St. Hilarion Kalesi. İskelede Apostolos Andreas Manastırı, Kanakaria Kilisesi, Ayia Trias Bazilikası, Kantara Kalesi, Philon Kilisesi, İskele İkon Müzesi ve Kral Mezarları...

Kıbrıs’ta pek çok mağara mevcut. Güvercinlik Mağarası, Sıcak Mağara, Gastro Mağarası, Kaleburnu köyündeki İnfaz Mağarası bilinenleri.

Kıbrıs güneşlenmek ve denize girmek için de çok seçenek bulunuyor. Büyük otellerin lüks plajlarının yanı sıra kıyı şeridi denize girmek için bu günler çok uygun. Son yıllarda sağlık turizmine yönelen otellerin çoğunda spa ve thallasso terapi merkezleri bulunuyor.

TUNUS

Kuzey Afrika’nın incisi Tunus, Akdeniz’in eşsiz mavisine açık, zengin kültürüyle keşfedilmeyi bekleyen bir ülke. Türkiye’ye uçakla iki saat uzaklıkta. Tarih boyunca bu bölgeden geçmiş birçok uygarlık, ülke kültürüne farkılık ve zenginlik kazandırmış. Fransız kültürü ile yoğrulmuş yapısı, eskiyle yeniyi birleştiriyor. Turiste saygıda kusur edilmeyen Tunus, lüks otelleri, Kartaca harabeleri, Sahara Çölü’yle huzurlu bir tatil için ideal. Yerel yemekler Türk ağız tadına çok uygun. Deniz mahsullerinden geniş seçenek bulmak mümkün. Tatil beldelerindeki kumarhaneler sadece turistlere açık. Hammamet kenti binbir gece masallarını anımsatırken, başkent Tunus’a iki saat uzaklıktaki Sousse kenti ise Fenike, Roma, Bizans ve Arap kültürlerinden derin izler taşıyor.

Ülkenin kuzeyindeki Hammamet’in plajı, develeriyle meşhur. Kent, Tunus’un St Tropez’i olarak biliniyor. Üzüm bağları ve meyve bahçeleriyle kaplı. En popüler semti 15. yy’dan kalma Medina, en popüler caddeleri Avenue Bourgiba ve Avenue De La Republique. Otel, restoran fiyatları epeyce yüksek. Ülkenin en iddialı iki disko barı bu şehirde: Manhattan ve Venüs.

Sahillerinde her türlü su sporlarının yapıldığı Cerbe Adası mutlaka görülmeli. Başkente çok yakın olan Medina turistlerin uğrak yeri. Evlerin bembeyaz, mavi çerçeveli ve mavi kapılı olduğu Sidi Bou Said şehrindeki mimari size Bodrum’u anımsatacak. Ülkenin en güzel plajları Sousse’da. Uçsuz bucaksız sahili bembeyaz kumla kaplı. Por El Kantoui Limanı görülmesi gereken yerlerden, buradaki kafelerde oturup yörenin ünlü çayını yudumlayıp, limandaki yatları seyredebilirsiniz. Halı, kumaş ve baharatı Sousse’dan çok ucuza alabilirsiniz.

Cad Born Yarımadası, ülkenin en kuzey noktası. Sicilya’ya uzaklığı sadece 140 kilometre. 14. yüzyılda Endülüslü İspanyol mültecilerine ev sahipliği yapan bu bölge, günümüzün en gözde turistik uğrak noktalarından. Aynı yarımada üzerinde, Hammamet’e 15 dakika uzaklıktaki Nabeuel, ülkenin çömlekçilik ve taşçılık merkezi.

Monastır, Avrupa kentlerine benziyor. Eski adı Ruspina (Rous Penna) olan şehirde uluslararası havaalanı bulunuyor. Monastır 8 yy.’da önemli bir yerleşime dönüşmüş. Kutsal bir şehir olup hacıların cemaat halinde toplandığı yer haline gelmiş. Amerikalı yönetmen George Lucas’ın "Yıldız Savaşları" filminin birçok sahnesini çektiği Matmata ise güneş ve kıyı turizmi beldesi Cerbe Adası’nın sadece 200 kilometre batısında. Kapadokya benziyor ama mağara evler burada kayalara değil, bölgeye çöl iklimi egemen olduğu için, erozyon sonucu oluşmuş küçük tepelerin alt kısımlarına kazınmış.

FAS

Fas, geçmişte el-Magribu’l-Aksa (Uzak Batı) günümüzde de Magrib olarak biliniyor. Fas ise bu ülkedeki bir şehrin adı. Ama Türkiye’de ülke, şehrin adıyla biliniyor. Oysa resmi adı Magrib Krallığı. Başkenti Rabat. Diğer önemli şehirleri ise Humphrey Bogard ve Ingrid Bergman’ın ünlü filmine adını veren Kazablanka, Fas, Marakeç, Meknes, Ucda, Tanca, Tatvan, Agádir, el-Cedide, Kenitra, Safi... Değişik el işlemeleri ve oymalarla süslenmiş dünyanın en büyük camilerinden biri olan Hasan II camisi Kazablanka’da.

Kazablanka’ya 4 saat uzaklıktaki Fas kenti de en eski yerleşim yerlerinden biri. Şehir eski ve yeni kent olmak üzere iki bölüm. Eski Fas’ın ortaçağ döneminden kalma kısmına Medina adı verilmiş. Çevresi duvarlarla çevrili. Dar sokaklarında eşekler, atlarla dolaşılıyor. 1350’de ilahiyat fakültesi olarak inşa edilen Medersa Bou İnani müzeye dönüştürülmüş. Görülmeye değer, güzel bir yapı. Nüfusu 2 milyona ulaşan Marakeş, Atlas dağlarının eteğinde kurulmuş bir kent. Gündüzleri, yılan oynatıcılarının, fal bakıcıların, geleneksel dansçıların, hikaye anlatıcıların toplandığı Djemaa el Fnaa meydanına mutlaka uğrayın. Geleneksel Çarşı, Bahai Sarayı, Palmiye Koruluğu ve Aguedal Bahçeleri görülmesi gereken diğer yerler.

Fas’da çölün büyüsünü de yaşayacaksınız. Göz alabildiğine boşluğu, ıssızlığı, rüzgarın kumlarda oluşturduğu grafik desenleri, geceleri yıldızların parlaklığını uzun süre unutamayacaksınız. Fas mutfağı İspanyol, Fransız ve İtalyan mutfaklarından etkilenmiş. Bol miktarda baharat ve değişik aromalar kullanıyorlar.


LİNKLER

Bayram gezi alternatifleri hakkında ve vize ile ilgili yazılarımın linklerini de tüm netizenlere paylaşıyorum;

> Bayram Yazıları
> Türklerden Vize İstemeyen Ülkeler (Güncellemeler yorumlarda, dikkat ediniz)

Herkese iyi bayramlar, iyi tatiller...

07 Ağustos 2007

Ege Adaları - Update

Temmuz 2006'da Yol Gidenindir! sitesine eklenen Ege Adaları yazısı güncellenmiştir. Ege Adalarına başlayan vizesiz turlarla ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz...

Ege Adaları Yazısı

Güzel ve keyifli bir yaz dileğiyle...

06 Haziran 2007

Ziyaret edilen ülkeler...

Yol Gidenindir! blogu açtım başlığına "1995'ten bugüne dünyada gezilen 40'tan fazla şehir/bölge, yerel hayatlar, dostluklar ve yaşama dair... Gezi yazıları, notlar vs!" yazdım ve ne zamandır bunları bir haritada gösterme derdindeydim...


Bugün bir arkadaşımın blogunda (teşekkürler Kıvanç) aradığıma yakın bir uygulama buldum :) Bölge ve şehir bazında ne yazık ki detaylandıramıyorsunuz ama ülke bazında gittiğiniz yerleri seçip kendi "customized" haritanızı yaratabiliyorsunuz. İlgilenenler için sitenin adresi http://douweosinga.com/projects/visitedcountries

Benim haritam ise aşağıda...



2010 Update



Halen ve ancak %12,8'ini görebilmişim dünyanın :(

2011 Update


visited 31 states (13.7%)

2012 Update


visited 34 states (15.1%)
Create your own visited map of The World



Yol Gidenindir!

11 Mayıs 2007

Gezi Yazıları - Karasızlık

En son eklenen New York yazısından sonra gittiğim gezdiğim yerlerden hangisini bu sayfalara taşıma konusunda kararsız kaldım...

Önce Portekiz geldi aklıma, Lizbon-Porto-Madeira üçlüsünü yazmaya başladım. Sonra Londra mı olsa dedim ama Londra'yı yazmak New York yazısından da zor :( hiç girişmedim. Hindistan gezi notlarını üçe bölüp üçüncü kısmı olan Goa'yı yazmıştım, kalan ikisine mi başlasam derken bugünü etmişiz.

Sanırım işin kolayına kaçıp Portekiz'i aradan çıkartıcam ;) Sonra sırasıyla Hindistan I ve II gelecek. Görüşmek üzere...

02 Mart 2007

New York

İlk kez 1995 yılında, eğitim için Dallas, Texas’a giderken uğradığım New York’a geri geleceğime dair söz vermiştim. Sonraki 5 yıl boyunca 5 defa gittiğim, Frank Sinatra’nın şarkısında da söylediği gibi “hiç uyumayan” bu şehri ya seversiniz ya da nefret edersiniz.


Geçmişe Bakış

15. yüzyıl başlarında bölgeye yerleşen Hollandalılar 1626 yılında Manhattan adasını Canarsie yerlilerden 60 Guldene (yaklaşık 40$) satın alarak New Amsterdam kolonisini kurarlar. New York’un original adının New Amsterdam olduğunu çoğu insan bilmez. Yüzyılın sonlarına doğru İngilizler tarafından ilhak edilir (1664) Sonrasında bir dönem tekrar Hollanda yönetimine giren şehir, İngilizler tarafından, Boston’u da kapsayan bölgede kurulan New England’ın parçası olur (1688). Daha sonra ABD’nin kuruluşuna kadar giden süreçte, 1788 yılında devrimciler, İngiltere Kralı’na bağlı meclise ve valisine karşı çıkarlar ve “Bağımsızlık Bildirisini” onaylayarak ABD’nin bir parçası olurlar.

Dikkat ederseniz bu bölümün başlığına “New York’un Tarihi” gibi bir tanımlama yapmadım zira 1626 yılı, bizlerin tarih anlayışına göre göreceli olsa da yakın bir zaman. New York, İngiliz İmparatorluğu zamanında (yaklaşım bir y.y.) gelişmeye başlamış ve Kuzey Amerika’nın en önemli finans ve ticaret merkezi olmuştur. Şehrin ilk bankası “Bank of New York” 1784 yılında İngiliz Kralı’nın izniyle kurulmuştur. Söylenen odur ki bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden bir olan ABD’nin bankacılık sektörü teorik olarak halen İngiliz Kraliçesine bağlıdır

New York City - Big Apple

New York Şehri Manhattan ve Staten adaları, Long Island’ın ucundaki Brooklyn ve Queens bölgeleri ve anakarada bulunan Bronx’dan oluşur. Karşı kıyısında bulunan New Jesey ile birleşmiştir ki bu bize Istanbul’u hatırlatır. New Jersey Istanbul’un Anadolu Yakası, Manhattan ve Long Island kısmı da Avrupa Yakası gibidir. Şehrin her iki havalimanı da Long Island’dadır. (JFK ve LGA) Aynı Istanbul’da olduğu gibi New Jersey kiraların daha ucuz olduğu, oturanlarının iş için köprü veya tunnel geçmek zorunda olduğu bir yerdir. Manhattan ve Brooklyn de eğlencenin, iş dünyasının, alışverişin, kısacası hayatın olduğu bölgedir. Zaten biz de bu yazıda Manhattan’ı anlatıyor olacağız.

Manhattan

Manhattan’ı kafada oturtmak ve kaybolmamak için adayı dikine duran bir dikdörtgen olarak hayal edin. Alt taraf hariç tüm caddeler ve Bulvarlar biribirini dikine keser ve numara ile isimlendilirmiştir. Tek istisna bunları çapraz kesen “Broadway”dir. Caddeler aşağıdan yukarı büyür, bulvarlar sağdan sola. Böylelikle bir adresi bulmak, ya da kaybolduğunuzda doğru yönü tayin etmek kolaydır. Adresler genelde şöyledir; 245, 42nd and 5th Avenue. (42nci cadde ile 5nci bulvarın kesiştiği blokda 245 numara)

Diktörgenin altı, Lower Manhattan (downtown diye de tanımlanabilir) ticaretin kalbinin attığı, New York Borsasının (NYSE) “Wall Street”in ve hafif yukarıda keyifli “Seaport”un (Limanın) bulunduğu bölgedir. Özgürlük Anıtı’na ve Ellis Adası’na giden botlar en aşağı uçta bulunan Battery Park’tan kalkar. Bu bölgenin bir özelliği de 11 Eylül tarihinde yapılan saldırılarda yıkılan Dünya Ticaret Merkezi (WTC) idi.

Hafif yukarı çıktığınızda sırasıyla Chinatown (Çin Mahallesine) ve Little Italy (İtalyan Mahallesi) gelir. (İlistürasyon © L. Pergola)
İtalyan Mahallesinin sağ tarafı ise Lower East Side (Aşağı Doğu Yakası) diye tanımlanır. Chinatown benim için hiç cazip olmadı ama Little Italy her zaman keyiflidir. Biraz daha yukarı çıktığınızda meşhur SoHo ve Greenwich Village’a gelirsiniz. Bu bahsettiğim mahalleler New York’un çok kültürlüğünü yansıtan ve mimari olarak da daha alçak bölgeleridir. Keyifli restaurantların, cafelerin, sanat galerileri ve enteresan dükkanların bulunduğu harika bir bölgedir. Tarz olarak daha farklıdır, daha Avrupaidir… gerçek hayata daha yakın yerlerdir.

Midtown

Yaklaşık 15nci caddeden Central Park’a kadar (55nci cadde) olan bölge Midtown olarak bilinir. Burası New York’un en görkemli binalarının , en ünlü caddelerinin, şık dükkanlarının, tiyatrolarının bulunduğu bölgedir. 42nci cadde ile 5nci bulvarın kesiştiği köşe bölgenin merkezi kabul edilir. Aslında bu noktada spesifik bir şey de yoktur. Gezmenin en güzel yolu caddelerde kafanıza göre takılmaktır. Ancak görmenizi tavsiye edeceğim yerler de var ki sıkı bir tempoyla bir günde bitirebilirsiniz. Times Square, her zaman ışıl ışıl, gösterisi bol ve mutlaka görülmesi gereken bir yerdir. Civardaki tiyatrolarda oynayan oyunlar için billet alabileceğiniz büfeler vardır. Keyfinize göre bir tane seçebilir ve akşam programını da aradan çıkartabilirsiniz. Central Terminal şehrin garı olup muhteşem bir binadır. Metro kullanıyorsanız zaten görme ihtimaliniz yüksek. (Metro haritası sizi şaşırtmasın, kazılıp da kullanılmayan tüneller de mevcut) Rockefeller Center, Radio City, Carneige Hall ve Birleşmiş Milletler gibi birçok ünlü binayı da bu bölgede görebilirsiniz. Ama en iyisi siz Empire State binasının tepesine 86ncı ve 102nci katlarına çıkıp (asansör sırası min. 30dk) Midtown’u ve tüm New York’u tepden görün. Tam olarak kafanızda New York orada oturacak. Hah! Diyeceksiniz :)

Central Park ve Uptown

Geldik diktörtgenin yukarısına… Central Park, Uptown’ı ikiye, Upper East Side ve Upper West Side diye anılan iki bölgeye böler. Bu iki bölgeden ziyade ben Central Park’ı anlatmayı tercih ediyorum. Burası, adı sizi yanıltmasın, bir park değil adeta vaha. İçinde göletler (pond), geniş yeşillikleri ve yürüyüş yolları ile harika bir yer. Benim için SoHo’dan sonra en keyifli yer… birçok New Yorklu için de tek kaçış noktası. 11 Eylül’de ikiz kuleleri indirmek yerine Central Park’ı yaksalardı New Yorklular daha derin bir travma yaşardı, psikolojik olarak toparlanması çok daha uzun sürerdi. Central Park işte bu kadar güzel ve de önemli! Yürüyerek tamamını gezme gibi bir iddanız olmasın zira gerçekten büyük. Yok illa görmek istiyorsanız 57nci cadde ile 5nci bulvarın kesiştiği bölgede park turu atabileceğiniz faytonlar var. Genelde faytoncular genç üniversite öğrencileri ve bir Türk ile karşılaşmanız yüksek ihtimal. (Bahşiş vermeyi unutmayın)


Upper East Side’da kaçırmamanız gereken iki müze var. İlki; “The Metropolitan Museum of Art”dır. Tamamınzı sindire sindire gezmeniz için bir günayırmanız gerekir, şöyle bir bakıp ilgilendiğiniz bölümlere girmeniz yarım gününüzü alır. Bir ziyaretimde “Muhteşem Süleyman” sergisine denk geldiğimde ikinci kez bile gezmiştim. İkincisi de Guggenheim Müzesidir. Bu bölge aynı zamanda şık butiklerin ve pahalı daierelerin bulunduğu bir semttir.

Upper West Side ise 2000li yıllarda yemek ve eğlencenin alternative bir adresi olmuş, Amerikan Doğa Tarihi Müzesinin de bulunduğu, benim çok takılmadığım için yazmamın da doğru olmayacağı bir bölge.

Harlem

Central Park’ın kuzeyinde, yani dikdörtgenimizin en üsütne doğru adını çokca duyduğumuz Harlem yer alır. Görülecek bir şey yok aslında. Sakın ola günlük tur şirketlerinin programlarına da kanmayın zira çok suni, planlanmış, gerçek Harlem’i göremeyeceğiniz turlar bunlar. Yiyorsa, paranızı pulunuzu cüzdanınızı yanınıza almadan, şort- tshirt ve Türkçe konuşmalarınız duyulacak şekilde dalın caddelerine.

Nerede Kalınır?

Ben ilk ziyaretimde, annemin Hilton çalışanı olması nedeniyle komik bir paraya Dünya Ticaret Merkezi karşısında, Church Street’de bulunan Millenium Hilton’da kalmıştım. Bu otel 11 Eylül saldırısında yok oldu gitti. Diğer ziyaretlerimde ise New York’ta yaşayan bir aile dostumuza ait, 37 ve 2’de bulunan evinde kalmıştım. Bu nedenle sadece genel bir tavsiyede bulunabileceğim. New York çok fazla turist çektiği için oteller ucuz değil. Midtown civarında kalmanız size şehri gezerken avantaj sağlar. Otelde zaman geçirmeyeceğiniz için internetten yapacağınız sıkı bir araştırma ile hesaplı bir otel bulma şansınızı zorlayın.

Ne Yenir? Ne İçilir?

Nasıl ki Istanbul’da her damak zevkine hitap eden bir yemek yeme şansınız varsa New York da aynı. İtalyan Mahallesinde güzel bir yemek programınızda olsun. Bunun dışında mutlaka sokaktan bir “hot dog” yiyin. Sabahları bagel ve kahve kahvaltı için yetecektir. Akşam yemekleri için bir Time Out Magazine alın ve son dönemde popular mekanlardan bütçenize uygun olanı seçip rezervasyon yaptırın. Sushi seviyorsanız çok uygun fiyatla kendinize bir ziyafet çekebileceğiniz Japon Restaurantları mevcut. Unutmamanız gereken 3 önemli konu var. Birincisi hiçbir kapalı mekanda sigara içilmiyor, ikincisi porsiyonlar çok büyük geldiği için ana yemek hariç bir başlangıç iki kişi için yeterli olacaktır, üçüncüsü ve en önemlisi de bahşiş konusu. Amerika’da hesabınızın en az %15ini bahşiş olarak bırakmanız gerekiyor. Bu neredeyse bir kanun gibi ve bırakmadığınızda arıza dahi çıkabiliyor. Şahsen bana “size iyi servis yapmadım mı?!” diye posta koyan bile oldu. Barda ise alacağınız her içiki için 1$ veya çok içecekseniz başatn bir 20$ vermeniz uygun olur. Avrupa ve Türkiye’nin aksine bahşiş beğeniye göre verilmiyor aman dikkatli olun.

Gece Hayatı

Time Out Magazine bu konuda da hayat kurtaracaktır. Tarzınıza, müzik zevkinize ve keyfinize göre birçok mekan bulabilirsiniz. Sırf Manhattan’a takılmayın Brooklyn’i de dikkate alın. Gece Kulüplerinde aynı bizdeki kapı muhabeti var. Şansınız Amerikalıların gece çıkarken bile abuk giyinmesidir ;) Istanbul’da gece çıkarken nasıl hareket ediyorsanız (giyim-kuşam-tavır) aynısını uygulayın ve dalın. Genelde bu taktik tutmakta ama “sorry! guest list only” diye geri çevrilirseniz kibarca yabancı olduğunuzu ve bir içik alıp gideceğinizi söyleyin, yine olmuyorsa zaman kaybetmeden listenizdeki ikinci adrese yönelin. Barlarda ise böyle bir sorun zaten yok, canlı performansların olduğu yerleri tercih edin. Her yurtdışı gezisinde olduğu gibi keyifli bir gecenin o şehirde yaşayan bir tanıdıktan geçtiğini unutmayın, varsa birileri değerlendirin.
Major etkinlikler, konserler vs için New York'un resmi internet sitesi NYC.gov'a göz atabilirsiniz ;)

Ne Alınır?

Gece gezmesi dışında Manhattan dışına çıkmanızı gerektiren tek konu alışveriş. Manhattan alışveriş için oldukça pahalı bir yer. Ivır zıvır hediyelikleri ve Chinatown’daki ucuz t-shirtleri bunu dışında tutuyorum tabi. New Jersey ve Upstate New York’da (New York Eyaletini karadaki bölümü) hesaplı alışveriş için kurulmuş outlet ve alışveriş merkezleri mevcut. Buralara araba kiralayarak gidebilir veya Penn Station’dan kalkan tur otobüsleri ile gidebilirsiniz. Özellikle Amerikan markalarını ucuza bulabilirsiniz ancak dükkanları iyi harmanlayın. Hatta aynı mağazanın farklı yerlerdeki şubelerinde bile fiyatlar ve ürünler değişiyor.

Ne Zaman Gidilir? Nasıl Gidilir?

Istanbul’la aynı enlemde olduğu ve iklimi çok benzediği düşünülürse en uygun zamanlar Mayıs-Haziran ve Eylül-Ekim. Yazın da gidilir ama sıcak oluyor.

Istanbul’dan New York’a THY her gün direkt uçuyor. Ek olarak haftanın belirli günleri ikinci sefer de var. Delta Air Lines yazın haftada her gün, kışın 4 kez uçmakta. Uçuş yaklaşık 10 saat sürmekte. Şayet benim gib ibir sigara içen kişiyseniz ve ben o kadar dayanamam diyorsanız size tavsiyem Avrupa üzerinden aktarmalı gitmeniz. Örneğin Istanbul-Londra uçup (4 saat), 1-2 saat taklılıp, yemek yiyip, sigara-kahve keyfi yapıp, Londra-New York (6,5 saat) uçabilirsiniz. Bu yöntem için Amsterdam da uygundur.

Aklınızda Bulunsun!

> New York tıpkı Istanbul gibi büyük ve karmaşık bir şehir, kendinize dikkat edin
> Hırsızlığa karşı yanınızda fazla para taşımayın, tek kredi kartı bulundurun
> Kredi kartlarınızın, pasaportunuzun ve diğer önemli evraklarınızın birer fotokopisini bir kenara koyun, bulunsun
> Bahşişleri unutmayın, tadınız kaçmasın
> Metro’ya binmekten çekinmeyin ancak tedbiri elden bırakmayın
> Taksiye bindiğinizde turist olduğunuzu çaktırmayın, gideceğiniz yerin adresini göstermeyin, söyleyin
> Taksici sizi anlamazsa üzülmeyin, o da yabancıdır ve İngilizce bilmeyebilir
> 21 yaşından küçüklere içki satışı tüm ABD’de yasak ve herkesten kimlik sorma hakları var, ehliyetinizi yanınızda taşımanızda fayda var
> Dönüş günü programınızı iyi yapın zira JFK havalimanına gidişiniz trafik nedeniyle uzun sürebilir, havalimanı güvenliği dakikalarınızı çalabilir
> Benim gibi “zil” kaldığınız durumlar olursa tek bir metroyla JFK’ye ulaşmanız mümkün ancak 1,5 saat filan sürüyor

Düzeltmeler için Macallan'a teşekkürler...

06 Şubat 2007

Cote d’Azur

Bu yazıda Fransa’nın Akdeniz kıyılarına, Cote d’Azur’a, yani nam-ı diğer Fransız Riviera’sına gidiyoruz... Yolu Nice, Cannes, St.Tropez ve Monte Carlo’ya düşeceklerin göz atması kendi faydalarınadır!

Fransız Rivierası – French Riviera

19ncu yüzyılın başlarından itibaren Avrupa sosyetesinin adresi olmaya başlamış bu bölge aslında bizim Antalya varidir. Zaten bu nedenle Antalya bölgesine yabancıların takdığı isim Turkish Riviera (Türk Rivierası)’dır... adı üzerinde bizimkisi yapılaşma ve eğlence olarak “a la turca” ama olsun.

Kemer – Antalya – Alanya üçlüsünün aynı sırayla karşılığı Cannes – Nice – Monte Carlo’dur. Ek olarak St.Tropez vardır ki hiç de pas geçilmemelidir. Bu arada hemen belirtelim Monte Carlo, Monaco Presliğinin şehridir. Bölgenin merkezi Nice olup havalimanı da buradadır. (Havalimanı kodu NCE). Aslında Fransızların cilalayıp-parlatıp dünya turizmine sundukları ve yıllar boyu süren tanıtımlar, uluslararası etkinlikler vb sayesinde cazibe merkezi haline getirdikleri bu bölge güzeldir, hoştur ama öyle hayal edildiği gibi “muhteşem” bir yer de değildir. İki kez gittiğim Cote d’Azur’a bir daha gider miyim? Sanmam :)

Nice
Bana göre tipik bir Akdeniz şehri olan Nice bölgenin de en büyük yerleşim yeridir. Nice’in en güzel yeri, pek çok filmde, kartpostalda ve posterde görebileceğiniz “Promenade des Anglais”dir. (İngilizlerin yürüyüş yolu gibi bir anlama gelmekte) Nerdeyse tüm şehri, İzmir’in “Kordon”u misali denizden ayıran bu geniş cadde ve kaldırım hareketin de olduğu yerdir. 3-5 basamak indiğinizde kendinizi kumsalda bulursunuz ve mevsimindeyseniz kendinizi Akdeniz’in sularına bırakabilirsiniz. Fakat bu keyfi yaşamak isteyenlerin dikkat etmesi gereken bir nokta “beach club”lar. Hemen hemen her yer “beach club” olarak düzenlendiği için şezlong ve şemsiye için Euro saçmak zorunda kalabilirsiniz. Hemen sinirlenmeyin! Meşhuuur Fransız Rivierasından denize giriyorsunuz...hatırlatırım ;) Belediyenin plajları da var elbette ama yer bulmak zor, hadi yer buldunuz rahat etmeniz zor falan filan.

Gezecek yer var mıdır? Bana göre yoktur! Nice caddelerinde turlayabilir, cafelerde keyif çatabilir, kendinizi pek yormadan paşa paşa zamanınızı geçirebilirsiniz. Fakat bizim tatillerde genelde bu olmadığı-olamadığı için başlarsınız program yapmaya. Yarın Cannes’a sonraki gün Monte Carlo’ya gidelim, onu da yapalım şunu da yiyelim, bunu da içelim... Aslına bakarsanız bir “long weekend”, çok çok 4 gün Cote d’Azur bölgesi için yeterlidir.

Cannes

Tatilmiş, gezmekmiş, görmekmiş pek umrunda olmayanlar bile Cannes’ı duymuştur... sağolasın Cannes Film Festivali ve sahilde şöhreti yakalamak uğruna plajlarda gazetecilere çıplak poz veren ablalar. Nice’den çok rahat bir tren yolculuğu ile 30-35dk mesafede olan Cannes özellikle yazın süper piyasa mekanı! Avrupa ve Türk sosyetesinin evleri de genelde burada mesela. Bu nedenle yerli veya yabancı tanıdık bir simaya rastlamanız durumunda şaşırmayın, “cool” olun!

Elbette Cannes (yeri gelmişken okunuşu Kan) bundan ibaret değil... Nice ile kıyaslandığında küçük ama daha kaliteli bir şehir burası. Festivalin de yapıldığı kongre sarayı pek çok uluslararası kongre, toplantı vs ev sahipliği yapmakta. Mesela her sene GSM operatörlerinin kongresi var... hani Turkcell, Telsim ve Avea’nın zaman zaman ödül aldığı.

Monte Carlo

İşte bölgenin en keyifli yeri! İç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Fransa’ya bağlı Monaco Prensliği burası. Dünyanın bir kaç kumar şehrinden biri olmasından dolayı gördüğüm en güzel “Casino” burada, şehir içinde gerçekleşen tek Formula 1 burada, 10-12 metrelik teknelere kayık muamelesi yapılan Akdeniz’in en popüler marinası burada, yani var oğlu var. Nasıl ki Cannes bölgede kongrelerden, festivallerden para kazanan şehirse Monte Carlo da eğlenceden (aslında İngilizcesi daha iyi oturuyor “entertainment”) para kazanan şehri.


Casino ve cafeler haricinde Monte Carlo’da gezecek bir yer var! Monaco Prensliğinin Kraliyet Sarayı ziyaretlere açık. Hani şu Prenses Stephanie’nin, Prens Albert’in büyüdüğü, aşkların ve acıların yaşadığı saray. Teleferikimsi bir araçla çıkıp yürüyerek inmenizi tavsiye ederim zira iniş yolunda şehri farklı açılardan görme şansınız oluyor.

Hızını Alamayanlara; San Remo

Ne alaka demeyin! “Yol Gidenindir Felsefesi” her zaman sürprizler getirir. İtalya’nın ismini müzik festivali ile duyurmuş bu şehri trenle Nice’e yaklaşık 1 saat mesafede. Halk pazarından ve dükkanlardan gündelik hayatınıza tad katabilecek alışverişler yapabilir, cafelerinde gerçek bir espresso veya cappucino keyfi yaşayabilirsiniz. (San Remo)

Ne Yenir? Ne İçilir?

Akdeniz kıyılarında, Fransa’dasınız... fazla söze gerek yok diye düşünüyorum. Deniz mahsulleri ile aranız iyiyse yaşadınız. Balık, kalamar, midye vb bolca mevcut. Sefood Pasta veya Pizza da yenilebilir. “Provance” bölgesinin baharatlarıyla hazırlanmış et ve tavuk yemekleri de acaip lezzetli benden söylemesi. Sabahları elbette croissant! Ve tabi ki Fransız şarapları kaçmaz. Fiyatlar hiç de ucuz değil. Yazının başında da belirttiğim gibi Cote d’Azur’dasınız, Eurolar havada uçuşacak!

Ne Alınır?

Birçok şey alınır... şarap alınır, “Provance” baharatları alınır, sabun alınır, magnet, t-shirt gibi ıvır zıvır hediyelik alınır, bizim ayarsanız Gallerie La Fayette’den, bütçeniz uygunsa Cannes’da bulunan şık butiklerden birkaç parça üst-baş alınır, yakalarsanız ünlülerden imza alınabilir

Nerede kalınır?

Hesaplı oteller Nice’de... aslında çoğu otel Nice’de :) Ben ilk gidişimde Avurpa’nın hesaplı otel zinciri (3 yıldız ayarı) Hotel İbis’de ikinci gidişimde de orada yaşayan bir arkadaşımda kalmıştım. Bu nedenle tavsiyem internetten iyi bir araştırma yapmanız. HRS’i bu araştırma için önerebilirim. Bölgedeki her şehre/kasabaya sahil boyunca işleyen trenle en fazla 1 saatte ulaşabildiğiniz için tam ortada yer alan Nice’da kalmanız işinizi kolaylaştıracaktır.

Ne zaman gidilir? Nasıl gidilir?

Mayıs-Ekim arası uygundur ama planlama aşamasında hava durumunu kontrol edin. Denize girmek sizin için olmazsa olmaz bir olaysa Haziran-Eylül daha mantıklı olacaktır.

THY yazın haftada 5 gün, kışın da haftada 3 gün Nice’e direkt uçmakta. Bunun yanıda, aktarmalı da olsa SWISS ve Alitalia her gün uçmakta. Air France ile gitmeyi tavsiye etmem zira taa Paris’e kadar uçup geri dönmeniz gerkiyor ki bu zaman kaybı. Aynı şekilde KLM ve British Airways de Nice için düşünülmemeli.

Aklınızda Bulunsun...

> 2 gün Nice, 1 gün Cannes, 1 gün Monter Carlo yeterlidir, fazlası gerekli değildir. St.Tropez opsiyonel olarak +1 olarak eklenebilir.
> Cannes Film Festivali zamanı gitme deliliği yapmayın, fiyatlar uçuyor
Monte Carlo’da casinolara girişte kıyafet (takım/elbise/kravat) zorunluluğu var, kot&t-shirt sadece “slot machine” kısmına girebiliyorsunuz

> Öğlen yemeklerinizi atıştırın, akşam yemeğinde paranıza kıyıp adam gibi yiyin, keyfini çıkarın
> Fransızlara uyuz olabilirsiniz ama dövmeyin

09 Ocak 2007

Les Arcs

Les Arcs - Bourg - Saint Maurice

Kış sporları bazıları için korkutucu ve/veya gereksiz gelebilir fakat olayın keyfini, öğrenmeden ve yaşamadan yorum yapmak doğru olmaz zira oldukça keyiflidir. Bembeyaz karların üztünde sallınmak kadar keyifli ve sizi özgür kılan başka bir spor yoktur sanırım! Benim ailem kış sporlarına meraklı olmadığından kar üzerindeki ilk deneyimim New York’da günübirlik bir kayak merkezinde olmuştu. Suni kar üzerinde kayak öğrenmek hem zor hem de acı veren bir tecrübe! Daha sonra arkadaşlarımın yönlendirmesiyle sıfırdan bir başlangıç yaptım ve snowboard ile tanıştım. İlk dersimi Uludağ’da aldım ve o haftasonu Cehennem pistinden kayar olmuştum. Yaklaşık bir yıl sonra 2005 yılının Kurban Bayramında ekip olarak Les Arcs programı yapılmıştı… Sömestr tatili öncesi, kar tatili düşünenler için alternatif olarak öneririm.

Istanbul – Cenevre

Ekibin tamamı Onurair ile Lyon’a uçup oradan kiralık araç ile Les Arcs’a gelmeyi planlamıştı. Ben o dönemde askere gitmiş gelmiş, Swissair zamanında sahip olduğum bedava billet haklarımı kaybetmiştim ama halen çalışmakta olan Melda’nın sayesinde SWISS ile Cenevre’ye bir “friend ticket” ayarlamıştım. Ferit de Qatar Airways’de çalıştığında o da “pass ticket” almış ve biz iki gezgin farklı ve ucuz bir yoldan Les Arc’a gitmeyi çözmüştük. SWISS’in Istanbul’dan akşamüstü kalkan uçağı ile Zürih’e uçtuk ve hızlı bir bağlantı ile 21:00 civarı Cenevre Havalimanına inmişitk. Bu havalimanının özelliği İsviçreFransa sınırında olması ve her iki ülkeye de çıkış yapabilmenizdir. Biz tabi ki “Sector Français”den ve Fransız pasaport kontrolünden geçip, bagajlarımızı da aldıktan sonra Fransa’ya çıkış yaptık. Planımız havalimanından kalkan otobüslerden biri ile Les Arcs’a devam etmekti. Ancak geç kalmıştık ve tabiri caizse in cin top oynuyordu. Yapacak birşey yoktu ve o gece Ferney Voltaire’de (Cenevre’nin Fransa tarafındaki köy) kalmaya karar verdik… verdik de bizi her hangi bir otele götürecek taksi bile yoktu. Mecburen Cenevre Havalimanın içinden bu sefer “Sector Suisse”den geçip İsviçre’ye çıkış yaptık ve bir taksi bularak tekrar Fransa’ya geçip kendimizi bir otele attık. Yani 1 saat içerinide 3 defa ülke değiştirdik! Fakat bu bizi yıldıramazdı ve eğer gece kalıyorsak Ferney Voltaire’i keşfetmek lazımdı. Lakin burası bir köydü ve yapacak hiç birşey yoktu. Resepsiyon görevlisinin Fransızca “püb de padi” diye anlatmaya çalıştığı, gerçeği Paddy Pub olan mekana atıp buz gibi Guinness’leri devrip sızdık.

Cenevre – Les Arcs

Sabah, "Gare Routière de Genève"den (Cenevre Otobüs Terminali) Fransız kayak merkezlerine kalkan otobüslerden Les Arcs’a uğrayana bindik. Her işte bir hayır vardır derler ya! Bizimki de böyle birşey işte. Cenevre’den Les Arcs’a bir aktarmalı ve yaklaşık 4 saat süren yolculuktan o bölgenin tüm güzelliklerini görme fırsatımız oldu. (Tekyön CHF105) Les Arcs’a akşamüstü vardık ve ekibi beklemeye başladık. Normal şartlarda onların bizden çok önce gelmiş olmaları gerekiyordu ama bir yol macerası da onlar da vardı! Lyon’a inmesi gereken uçak hava şartları nedeniyle Basel/Mulhouse’a inmiş saatlerce beklemiş ve gecikmeli olarak Lyon’a varmış. Üstüne yollar karışıp kendilerini Güney Fransa’ya, Marsilya’ya giderken bulmuşlardı. Durumu anlayınca oteli bulup check-in yapmak üzere bir respsiyon aradık lakin yoktu! Elimizdeki tek bilgi Merida Resort – Les Arc 2000’de Burcu Benice adına rezerve edilmiş 3 oda olduğuydu ama Les Arcs’da belki 6 tane Merida vardı ve tamamı apartotel olduğu için resepsiyon yoktu. Check-in işlemleri için Merida’nın ofisinde gidilmesi gerektiğini bu ofisin kapanmasına 15dk kala öğrenip, burayı bulup tüm ekibin işlemlerini yapmasaydık o gece açıktaydık…



Les Arcs

Les Arcs, Fransız Alplerinin belki de en ideal kayak merkezi zira bu bölgenin en uzun ve farklı pistleri burada yer almakla beraber fiyatlar da diğer merkezlere göre (Courchevel, Albertville vb) daha hesaplı. Odalarda 2, 4 veya 6 kişi kalınabiliyor. Apartotel olduğu ve genelde uzun konaklamalar yapıldığı için nevresimlerinizi ve havlularınızı ofisten alıp çıkışta teslim ediyorsunuz ve odanın temizliğinden siz sorumlusunuz. 1800 mt, 2000 mt, ve 2400 mt’de kalabiliyorsunuz ki biz merkez sayılan Arc 2000’deydik. Burada her türlü ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz dükkanlar, odada yemek yapacaksanız malzeme alabileceğiniz veya tuvalet kağıdı, su vs ihtiyaçlarınızı alabileceğiniz süpermarketler, kayak ve borad kiralalıyabileceğiniz yerler ve keyifli yemek yiyebileceğiniz resaturantlar var. SkiPass’ınızı turist ofisinden günlük, haftalık, aylık olarak ve bölgelere göre alabiliyorsunuz. Komşu vadi La Plagne’da da geçen bir SkiPass’ı (6 günlük SkiPass 225€ + kart depozitosu) edinebiliyorsunuz.

Ekipte sadece Seda kayakçı diğerleri “boardcu”ydu ama Ferit kayak öğrenmek de ısrarlı olup hoca tutunca biz Özlem’le eküri oluverdik. Yeri gelmişken belirtelim, ders almak isteyenler için birden fazla kayak okulu var ve ister grup olarak isterseniz bireysel olarak ders almanız mümkün. Ben ilk gün sadece kısa ve kolay pistte (kısa ve kolay dediğim pist nerdeyse Uludağ’daki Cehennem’e denk) geliştirme/iyileştirme çalışmaları yaptım… çok düştüm ama yılmadım! Omzumun acısı ise gece çıktı, voltaren hap ve jel fayda etmedi, ertesi gün birkaç çıkıştan sonra pes ettim.

Sonraki günler işi çözüp vızır vızır kaymaya başladık. Pistler o kadar uzun ki hızlı bir teleski veya kabinle çıkışınız 20dk sürüyor ve inişiniz hiç durmadak kaydığınızda minimum 30dk sürüyor. Pistler arası geçişleri de düşünürseniz yanınızda pist haritası olmadan çıkış yapmanız durumunda çıkış noktanızdan başka bir yere inmeniz mümkün. Arada cafelerde kahve ve/veya atıştırma molası verebiliyor, ekibin diğer üyeleriyle rastlaşabiliyorsunuz. Üçüncü günün akşamı yağan kardan sonra pistler daha da güzel hale geldi ve snowboard iyice keyifli hale geldi. Pistler sabah 08:00’de açılıp akşam 17:30’da kapanıyor. Bazı pistler inanılmaz uzun olduğu ve iniş 1 saate yakın sürebildiği için onların çıkışı daha erken bitiyor. Kısacası gerek başlangıç seviyesindikiler gerekse iyi kayanlar için keyif veren bir bölge.

Ne Yenir? Ne İçilir?

Uzun sure kalmaya gelenler genelde süpermarketten malzeme alıp odalarında yemek+parti olayını tercih ediyorlar. Bizim gibi kısa süreli gelenler için ise alternatifler mevcut. Bazı restaurantlar sadece gece açık ama aşağı yukarı herşeyi bulmanız mümkün. Zaten küçük bir yer olduğu için keşfetmek zor değil. Bir hafta süresince gözümüze kestirdiğimiz her yerde yedik içtik. Fiyatlar ise bir Avrupa kayak merkezine göre normal ama standartın üzerinde. Öğlenleri ortalama 25-30€, akşamları da içki dahil kişi başı ortalama 40-45€ rahat veriyorsunuz ama Fransız şaraplarına değer doğrusu. Sabahları portakal suyu ve fırından alacağınız tap taze çikolatalı croissant veya waffle size yeterli enerjyi size sağlayacaktır.

Ne Alınır?

Açıkçası bir kayak merkezine gittiyseniz derdiniz gezmek tozmak ve alışveriş yapmak değildir. En azından bizim kafada insanlar için bu böyle ama yine de ufak hediyelikler bulmanız mümkün. Magnet, kupa veya t-shirt alınabilir. Bir de taşımayı göze alıyorsanız şarap enteresan olabilir.

Ne zaman gidilir?

Aralık-Mart dönemi sezon olarak kabul edilse de hava ve kar durumunu dikkatle takip etmek şart. Bir de fiyatların uçukluğu açısında Avrupa’da sömestr tatili dönemlerinde kaçının. Biz Ocak ayında gitmiştik ve pistleri suni karla takviye etmekteydiler. Allahtan üçüncü gün kar yağdı da pistler topladı. Sanırım Ocak sonunda Mart ortasına kadar olan dönem daha garanti.

Nasıl gidilir?

Lyon bir alternatif ama yine en mantıklısı Cenevre üzerinde gitmek. Hem daha yakın hem daha kolay. Ama tavsiyem Istanbul’dan sabah kalkan bir uçak ile (aktarmalı da olabilir) Cenevre’ye öğlen gibi varmanız ve vakit kaybetmeden Les Arcs’a doğru yola devam etmeniz. Böylelikle akşamüstü varmayı garanti edersiniz. Aslında bu tavsiyem Fransız Alpleri’ne gidecek herkes için geçerli. Veya çok ehl-i keyifseniz bir gün önceden Cenevre’ye uçun, geceyi burada geçirin, yemeğinizi yiyin, sabah da paşa paşa yola çıkın!

Aklınızda Bulunsun!

> Haritasız pistlere çıkış yapmayın, cep telefonunuz yanınızda olsun
La Plagne dahil SkiPass almayın Les Arc’ın pistleri yetiyor, gerekirse günlük biletle diğer vadiye geçebiliyorsunuz

> Gece hayatı (Apres Ski) diye birşey beklemeyin zira haliniz olmayacak, geceleri ihtiyacınız olan şey kas gevşetici ve ağrı kesicidir. Ben yine de linkini vereyim ;) Apres Ski
> Pistlerin zorluk derecelerini Türkiye’dekilerle karıştırmayın, cengaverlik yapıp siyah (zor) pistlere dalıp patlamayın
> Tatile değil kaymaya gidiyorsunuz, beklentilerinizi buna göre ayarlayın